H A Z E L

Blog

Etiket: blog

Buraya Güzel Şeyler Yazmaya Geldim

Bazen her şeyden o kadar şikayet ederiz ki, en sorunlu hayat kendimizinkiymiş gibi düşünürüz.

Öyle değil.

Kimsenin hayatı kolay değil ama bu durum sanırım bünyeden bünyeye değişiyor.

Kimi daha fazla ilgi görmek istiyor, kimi kendi karanlık dünyasında selamlaşmak dahi istemiyor.

Ama mızmızlanmak da hayata küsmek de çare değil. Her zaman demezler mi bize?

“Hayat devam ediyor.”

Son günlerde için sıkılıyor ama artık doktorlardan güzel şeyler duymak istiyorum son iki yıldır.

Hayatında aman aman hasta olmamış babam. O kuvvetli adamın 2015 Nisan’ından beri akciğer kanseri olduğunu söylüyorum. Mümkün değil ya, benim babam!

İki sene nasıl geçti anlamadık. Anladık da anlamadık. Hayat zor. Bu iki sene içinde ben evlendim, doktora yapmaya başladım. İşim devam ediyor, tam gaz. Hatta yüksek lisans tezim kitaplaştırılıyor, basım aşamasında. Evet hayatta güzel şeyler de oluyor ama hayat benim değil, bizim. Ailemizin.

Dünyalar tatlısı bir adamla evlendim. Çok sıcak bir ailesi var. Arasam bulamazdım. Aramak ne kelime neredeyse burnumu evden dışarı çıkarmazdım ben. Kader dedikleri şey kendini defalarda kanıtladı. Bu da onlardan biri.

BABAM

Babam dünyanın en sakin insanlarından biridir. O kadar şey gelmiş başına, yine dimdik yine sarkastik. Ne zaman hastalığın adı kondu, o zaman sarkastik adam hepimize “hoşçakalın” dedi. Öğrenir öğrenmez ilk sorduğu şey: Kızımın düğününü görebilecek miyim?…

Ben bana takılan, herşeye tebessüm eden. Her durumun komik tarafını gören ve gösteren babamı çok özledim. Çok özledik hepimiz.

İki yılın sonunda hastalıkta biz nerdeyiz?

Geçen iki hafta koşuşturma içinde geçti. Hastalık safha atladı. Beyne metastaz yapmış dediler, yöntemini bulduk, tedaviye başladık. Sonra başka tahliller de yapıldı. Tam tabiri kullanacak olursam, didik didik edildi babamın bedeni. Tüm değerler normal seviyelerde. Başta karaciğer değerleri biraz bizi ürküttü ama akciğerdeki primer için kullanılan Tarceva denilen ilacı bir gün kestikten sonra eski haline geri döndü. Kısa süreli bir rahatlama yaşadık. Sonra iki gün önce yapılan görüntülemelerin sonuçlarını bugün aldık. Karaciğere metastaz yapmış multiple lezyonlar olduğunu söylemiş, doktor. Abim söyledi. “Başından yakaladık, bunu kontrol altına alacağımızı umuyorum.” diye de eklemiş.

Kanser tek bir kişinin değil, o kişinin ailesinin de hastalığı.

Geceleri ya ölü gibi deliksiz uyuyorum ya da uyuduğum uykuyu anlamıyorum. Moralimi iyi tutmaya çalışıyorum, ki babama, anneme, abime destek olabileyim. Moralimi iyi tutmaya çalışırsam kolay kolay pes etmeyiz, yaptığımız işler darbe almaz. Ki öyle. Ne zaman salsam, kendime bakmasam, başka bir açıdan olayları değerlendirmesem kendimi yıkılmaya hazır bulurdum.

Bana bu durumda güçlü olmayı, daha önce hayatımda karşıma çıkan insanlar öğretti. Beni üzenlere kızmıyorum. Herkesin herkese kattıkları var. Kimse beni üzdü diye kötü değil. Başkalarına iyi olmadıklarını nereden biliyorsun? Hayat bir roman ya da bir film değil. Öyle de, değil. Yani kimseyi karakter olarak değerlendiremezsin. Hayat o yüzden böyle. Yoksa çok gri olurdu. Onlar da iyi ki hayatıma girdiler ve daha sonra gittiler. Hayatıma giren bu insanlar için en sevdiğim sözlerden biridir:

16298709_10155397012815639_2451742319633150997_n
Sevdiklerimiz de öyle sevmediklerimiz de. Ben onların sayesinde daha toleranslı biri oldum. Eminim. Hayatın bana öğrettikleri, savunma mekanizmamı esnek hale getirmemi sağlayan hep onlar.

Babamın durumunda da güçlü olmama yardımcı olanlar yine onlar. Çok teşekkür ederim hayatıma kattıkları değerlerden dolayı. Pek çok eksik noktayı görmeme yardımcı oldular. Kendileri gördüler mi, bilemem. O da yanıma kâr kalsın, değil mi?

Ben eminim, babam bu hastalıktan bizim sayemizde kurtulacak. Aldığım nefes elverdikçe babamın yanında olmaya devam edeceğim. Eskisinden daha da yaşama bağlı olacağını biliyorum. İnanıyorum. Onun da bize bağlı olduğunu biliyorum. Buna inanıyorum.

Yine beraber olacağız. Bu hayatı daha kalabalık karşılayacağız. Torunlarını da sevecek, onlara hayatını da anlatacak. Çünkü babamın torunlarına anlatmaya değer bir hayatı var.

Seni çok seviyorum babam! Bir an önce iyileş!

Benim sarkastik, hayat dolu, zehir zekalı babama ihtiyacım var, ihtiyacımız var! bu savaşı kazanacaksın ve hep birlikte bayram edeceğiz!!

“Öğrenciyken ne oluyordu şimdi?”

Ben her zaman öğrenci kalmak isteyenlerdenim. Hatta bunun için çılgınlar gibi uğraşanlardanım. Evet, sadece hayatta sürekli yenilikler öğrenmek anlamında değil, aynı zamanda gerçekten bir okula kaydını yaptırmış, derslerine girip çıkan öğrenciyi kastediyorum. O benim.

Bu sene okuluma kaydımı yaptırdım, derslerime başladım. Belki de o yüzden burayı biraz boşladım. Ama geçerli bir sebebim var. Hayatında adamakıllı iktisat görmemiş biri olarak ben, iktisat doktorası yapmaya başladım. Şimdilik bazı şeyler biraz bulanık. Babam “beni düşündüğü için” yıldırmaya çalışmış olsa da, her türlü badireyi atlatabileceğimi düşünen annem, en başından beri hep yanımdaydı. Programa kabul edildiğimi öğrenince ve hatta az biraz bir şeyleri becerebildiğimi göremeye başlayınca, bana kitap önermeye, makale göndermeye bile başladı.

Başarabilecek miyim, bilmiyorum. Bir deryanın içinde kaybolmak da var, hislerime güvenip doğru yolu bulmak da. “His” diyorum, çünkü iktisat biraz da his işi, işaretleri okuyup satır aralarını yorumlama işi. Ama bir tutturursan var ya! Of!! Neler olur neler! İlk derste Profesör böyle söylemişti en azından… Siyaset bilimi, uluslararası ilişkiler, iktisat… Teoriler, varsayımlar, “şöyle olursa böyle olur” deyiciler, insan alıp satanlar, parayla oynayanlar… Hep çok cazip geldi. Ama benim aklım basabilecek miydi? Hislerim bana doğru yolu gösterebilecek miydi? Ben mesajları doğru yorumlayabilecek miydim? Hepsi şimdi o kadar muamma ki, bu kadar olur!

Doktora mülakatının en can alıcı sorusu, “büyüyünce ne olacaksın?” edasıyla kulaklarımda yankılandı: “Tez döneminde hangi konuyu çalışmak istiyorsun?”

Ben elbette hazırlıklıydım. Mülakat boyunca cevabını en net bildiğim soru buydu. Avrupa’daki mülteci krizi sürerken son hızla güç kazanan sağ partilerin nasıl palazlandıklarını merak ediyorum.

İster vicdan deyin, ister popülizm… Popülist olabilmem için belli bir kitleye hitap etmem gerekmez mi? Benimki de soru yani. Donald Trump değilim. Bu da bir cevap olabilir. Benim hitap ettiğim kitle çok kalabalık değil, bunu biliyorum. En azından buranın adı duyulmaya başlayıncaya kadar bunun cevabını bilemeyeceğim. Merak ediyorum, çünkü bir gün ailesini alıp gitmek zorunda kalan insanların yaşadığı sıkıntıların katlanarak büyümesi benim ruhumu incitiyor. O insanlar için faydalı işler yapmak istiyorum. Yardım yapabilecek kadar zengin değilim. Keşke en zenginlerden olsaydım da elimden geldiğince yardım yapabilseydim. Elimden geldiğince fazla yüzün gülmesini sağlayabilseydim.

Marketten çıkarken kapının önünde yerde 3 yaşındaki bebeğiyle yerde oturan o kadın, ilerde, ışıklarda mendil satan yeşil gözlü dünya güzeli Suriyeli kız, elinde bezi, su şişesi, cam sileceği ile birlikte bekleyen yakışıklı, onurlu, gergin çocuk… kim bilir Suriye’deyken kimdiniz, nerede yaşıyordunuz, hayata dair planlarınız vardı ve şimdi hayatınızın en zor dönemindesiniz.

Bu empati değil, empati kurabilmek insan olabilmekten çok uzak bir durum. Bu insanın merak etmesi gereken bir dizi soru labirenti. Ruhumu yaralıyor. “İnsanız” diye geziniyoruz ortalıkta. İnsan mıyız? İki lokma ekmek veremeyecek kadar mı korkağız? İnsanız ya, bir gün bizim başımıza da benzer bir durum gelebileceğini düşünemiyoruz. Kaç zaman oldu, bilmiyorum bu hislerle güne uyanalı…

Tam da bu konu üzerinde nereden başlamalıyım diye kafa yorarken, babam geçen gün bir makale gönderdi; “Yükselen etnik milliyetçiliğin arkasında ekonomi mi var?” Makale Robert Schiller tarafından yazılmış, daha çok yeni sayılır.

“Küresel ekonomik zayıflık ve artan eşitsizlik, rahatsız verici derecede büyüyen etnik milliyetçiliğin sebebidir.”

İlk cümlesi bile ilgi çekmeye yeter! Yazıyı buradan paylaşıyorum: http://www.nytimes.com/2016/10/16/upshot/whats-behind-a-rise-in-ethnic-nationalism-maybe-the-economy.html?smid=tw-share&_r=0

Günümüz liderleri açıkça etnik milliyetçi olduklarını söylemeseler de, kimlik dediğimiz şey demokratik ideallerden ya da ilkelerden ziyade genetikle, dinsel hatta dilsel kalıtım özellikleriyle açıklanıyor. Yine de, bu tip kimlik meselesi siyasiler tarafından yaygın bir şekilde gündeme taşınmaya devam ediyor.

Beni ne rahatsız ediyorsa, onun üstüne gitmek, o konudaki merakımı gidermek istiyorum. Bilim insanı mı oluyorum, ne?!

thoughtful graduate graduated student young woman in cap gown looking up thinking

 

 

Şükretmek herşeydir

Bazı günler işler yolunda gitmez, aksilikler koskocaman bir dağ olur ve bunlar bir silsile halinde ardı sıra gelir. “Tamam, pes!” dediğiniz anda bir ışık beliriverir. Aslında sıkıntıların ardından o ışığın geleceğini bilmek en büyük rahatlatıcı… O ışık görünmese bile fayda çıkarılacak şey sorunla yaşamayı öğrenmek, tecrübelere yenilerini eklemek. Bunu yaparken de kendine olan inancı yitirmemek… Çünkü en büyük hata insanın kendinden vazgeçmesidir. Kendinden vazgeçersen, çabalamayı, etrafına bakmayı, yeni fırsatları değerlendirmeyi bırakırsın. Fırsatlar görünmez olur. Umutsuzluğun beyinde yarattığı illüzyon kadar yanıltıcı bir şey olamaz. En önemlisi, vazgeçmemek. Sürekli aramak, aramayı bırakmamak.

unseeing

Foto1: http://thumbs.dreamstime.com/thumbimg_1447/14473000.jpg 

Arama gücü kaybedilmediği için bile şükredilebilir. Kimsenin kimseye faydası yok. Ne yaparsa insan hep kendi için yapıyor, kendi için çabalıyor. Ha, olur da hayatını sizinle birleştiren adam evlendiği kadını kendinden bir parça olarak görüyorsa ve kendisi için düşündüğü herşeyi o kadın için de düşünüyorsa, hayatta herhangi bir şeyi yaparken sizi de planlarına dahil ediyorsa, alın size şükretmek için başlı başına sebep. 😀

pinterest

Foto2: https://s-media-cache-ak0.pinimg.com/564x/7a/65/25/7a6525f6a126c78b647c6c535d47bbba.jpg

Hayatınızda biri olmasa bile, en büyük umut, şükür kaynağı nefes alıp vermek. Kimse bize bu nefesi bahşetmedi, lütfetmedi. Doğduğumuz andan itibaren en güçlü biziz. Kimseye karşı minnet hissetmek zorunda değiliz. Ama zarafet, nezaket ve olaylara fazla takılmamak bizi kendi gücümüze ek olarak daha da güçlü kılan özellikler! Güçlü kalmayı başarabilmek için “Supergirl” olmamıza gerek yok! Güç bizde!

Pretty young woman with sketched strong and muscled arms

Foto3: https://thekeygettingin.files.wordpress.com/2014/07/benefits-of-personal-branding.jpg 

Güvenilir, serinkanlı, gülümseyen, zorluklara sızlanmadan katlanabilen, aşırı tepkiler vermeyen kadın güçlü ve çekicidir. Bunu okuduğunuzda kendinizi öyle hayal ederek heyecanlanıyorsanız ateş içeride bir yerde cayır cayır yanıyor demektir. 😉

Kalemler, kelamlar…

Artık yazı yazarken klavyeden başka yöntem kullanmamaya başladık. Halbuki kağıt ve kalem kadar harika bir kendini ifade etme yöntemi daha yok bence. (Resim ve çizim yapmayı bu kategoriye sokmuyorum. Gün gelecek, çizim konusundaki fikirlerimi ve naçizane çizdiklerimi sizlerle paylaşacağım.) Zaten bilimsel olarak da kağıt kalem aracılığı ile yazı yazmanın ne kadar faydalı olduğu ispatlanmış. Okuduğum bir makalede elle yazarak beyni korumanın yedi yolundan bahsedilmiş. Yazı yazmanın beyin üzerindeki etkilerinin en belirgin hali kırtasiye ürünlerine karşı duyduğumuz zaaf olabilir. Şahsen kırtasiyeye dayanamayan bir olarak, çeşit çeşit kalem, çeşit çeşit defter görmek beni çılgınca mutlu ediyor.

Beynimizi korumanın yedi yolu nedir peki?

Öncelikle, yazı yazmanın rahatlatıcı bir etkisi olduğundan bahsedebiliriz. Gerginseniz, üzgünseniz, zor bir gün geçirmişseniz, en iyi meditasyon, rahatlama, sakinleşme yöntemlerinden biri olduğunu söylemek gerekiyor. Okuduğum makalede bu yöntem daha da özel bir hal almış. Sizi rahatlatan bir cümle yazmanız graphotherapy ‘nin bir formu olarak adlandırılıyormuş. Buna örnek olarak, günde en az 20 defa “daha huzurlu, daha barışçıl olacağım” (orjinal metinde; I will be more peaceful) şeklinde yazdığınız bir cümlenin özellikle dikkat eksikliği üzerinde etkili olduğu ifade edilmiş. Ayrıca bunu yazmanın rahatlatmanın yanı sıra beyni dizginlemenin bir yöntemi olduğu da belirtilmiş.

Elle yazı yazmanın sağ ve sol beyin arasında koordinasyon sağladığı da bilimsel bir veri. Bitişik el yazısının, bağlantılı el yazısının ya da kaligrafinin iki beyin arasında işbirliği kurulmasına yardımcı olduğu biliniyor. Beynin hangi tarafının daha yoğun bir şekilde kullanıldığı kişiden kişiye göre değişiyor olsa da beynimizin iki tarafını da kullandığımız bir gerçek! El yazısı yazarak her iki tarafı da güçlendirmek bize kalmış.

Yazı yazmak, kavramsal yeteneklerin açığa çıkmasını sağlar. Küçük çocuklar için elle yazı yazmak kavramsal yeteneklerinin ortaya çıkmasına yardımcı olmak için olmazsa olmaz bir araçmış mesela makalede söylendiğine göre. Örneğin, harflerin nasıl yazıldığını, şekillerin nasıl yapıldığını öğrenmek ve elle çizmek, teknoloji aracılığıyla öğrenilmesine göre çok faydalı.

Elle yazmak ilham vericidir ve yaratıcılığı artırır. Kağıt kalem yaratıcılığınızı harekete geçirir. Klavyede yazmaya göre nispeten yavaş bir eylem olduğu için yaratıcılığımızı kullanabilmemiz için bize zaman tanıyor.

Yaşlılıkla gelen unutkanlığı en aza indirmeye yardımcı olur. Daha uzun süre daha keskin bir hafızaya sahip olmamızı sağlar. Yaşlanmak da neymiş? Bunu korumak için el yazısını şiddetle tavsiye ediyor uzmanlar.

Sadece yaşlılar değil, herkes için çok önemli başka bir nokta da, yazı yazmanın herkesin hafızası üzerinde olumlu etkileri olduğu. Diyelim ki, derste not alıyorsunuz, daha hızlı olsun diye dizüstü bilgisayarınızı kullanıyorsunuz. Ama size el yazınızla not tutmanın size çok daha faydalı olduğunu, elle tuttuğunuz tüm notları çok daha iyi hatırladığınızı söyleseler? Pek çok psikolog el yazısı ile tutulan notların çok daha uzun süre hafızalarımızda kaldığına inanıyor. Bu, hem çocuklarda hem de yetişkinlerde işe yarayan bir yöntem. Yapılan araştırmalar, el yazısı kullanan çocukların diğerlerine göre daha çok daha geniş bir belleğe sahip olduğunu göstermiş.

Yazı yazarak beynimizi çok daha fazla kullandığımız ortaya konulmuş. Beynin okuma ile bağlantılı kısımları yazarak harekete geçiyor. Ama klavyede yazmanın böyle bir etkisi yok. Kilit fark hareket halinde olmak. Dolayısıyla yazı yazarken harflerin kalemle yazılması beynimizi daha fazla kullanmamıza yardımcı oluyor.

Dr. Marc Seifer, 2008 yılında yazdığı The Definitive Book of Handwriting Analysis – El Yazısı Analizinin Asli Kitabı ile pek çok soruya cevap veriyor.

Kaynak: http://mashable.com/2015/01/19/handwriting-brain-benefits/#TaRo03qObEqG

Yazı yazmak bu kadar faydalıysa onu çekici hale getirecek olan şeyler de birbirinden çekici kalemler olmalıdır.

O halde ben de zulamı sizinle büyük bir keyifle paylaşıyorum:

 

 

 

 

Her gün yeni şeyler öğrendiğin enfes bir nefes

B L O G I A ‘da bugün eşimle sohbet ederken Ağustos ayının neden 31 gün olduğunu tartıştığımızı paylaşacağım. Eşimin anlattığına göre, İmparator Agustus, Julius Ceasar gibi isminin verildiği ayın 31 gün olmasını emretmiş. Bu rivayeti hiç duymamıştım, hatta ben hala el taraklarım yardımıyla ayların kaç çektiğini hesaplıyorum. Tabi hikayeyi kılıf için de uydurmuş olabilirler. Ne yani, sırf Agustus Ceasar 31 gün istedi diye mi bizim işaret parmağımızın tarağı var?  Başta komik, saçma ve egoistçe gelse de böyle hikayeler çok hoşuma gider hep. Hem dinlemek, hem de okumak insan kaç yaşına gelirse gelsin hayal gücünü zorlaması açısından çılgınca bişi… Buraya Ağustos amcanın fotoğrafını paylaşmak olmaz… Hoşçakal Ağustos, gelecek sene daha uzun kal, olur mu? 😀

(Agustus’un bacağından sallanan çocuk gibi hissettim bir an “yine gel!!” derken… 😀 )

Kaynak: https://tr.wikipedia.org/wiki/A%C4%9Fustos#/media/File:Statue-Augustus.jpg 

600px-Statue-Augustus