H A Z E L

Blog

Babamı Babalar Günü’nde kaybettik…

DD1NyfgXgAIOh1S

 

İnanıyordum, olmadı…

O kadar zaman sonra buraya, “Artık atlattık, babam hala bizimle ve bizimle beraber daha da güçlü!” yazmak isterdim. Olmadı, olamadı… 21 gün önce babamı kaybettik… Daha biraz önce vefat haberini almış gibi hissetmeme rağmen 21 gün geçti…

Özledim, hem de çok… Şimdi zamanında çekmiş olduğum videoları var… Onlara bakıp özlemimi dindirmeye çalışıyorum…

Babamı babalar gününde mutlu etmek istedim, olmadı, hediyesini vermek istedim, olmadı… Hediyesi elimde kaldı… Üzerine yazdığım notla… Açılmadan senin geleceğin güne kadar benimle kalacak…

18 Haziran 2017…

Daha bizi terkedeceğinden habersiz eskilerden bir fotoğrafla şunları yazmıştım 17 Haziran 2017’de, uyumadan önce…

CANIM BABAM !!!

Babalar günün kutlu olun aslan babam! Seninle her zaman gurur duydum, her zaman sen benim babam olduğun için ne kadar şanslı olduğumu düşündüm! 
Daha birlikte çok güzel yıllarımız olacak, biliyorum.

Bana hayat verdiğin için sana nasıl teşekkür etsem az! Seni çok seviyorum canım BABAM!

18 Haziran 2017

 

O gece nasıl uyuyamadım, nasıl nefesim boğazımda düğümlendi, anlatamam… Çığlık atmaya çalıştım… Uykumda bağıramadım ama gerçekte sesimi eşim mutlaka duymuştur, dedim ama o da duymamış… O gece uyuyamadım…

Pırıl pırıl bir güne uyandık… Sabah babamı görmeye gitmek için heyecanla hazırlandım…  O kadar zaman makyaj yapmamıştım, babamın morali biraz düzelsin, bu özel günde kendini biraz daha iyi hissetsin diye makyaj yaptım…

Hastane’ye gittim… Ben hastaneye vardığımda ağabeyim babamın yanına çıkmıştı… İndi, tansiyonu 60/30… başta düşük olmasını önemsemedim… Bir keresinde bana holter takılmıştı ve sabaha karşı derin uyuduğum saatlerde benim de 60/40 olmuş, raporlarda gördüm… Babam da eğer derin uyku durumundaysa ondan dolayı bu kadar düşmüştür dedim, ama mesele kalp ritminin bozulmasıymış… Sonra ben çıktım yanına, ben yanındayken 90/60 dediler… Herhalde toparlıyor dedim…  Derin uykudaydı… Kulağına fısıldadıklarım:

Babacım, seni çok seviyoruz. Annem de benden sonra yanına çıkacak. Çok iyi olacaksın. İlaç bugün geldi, yarın vermeye başlayacaklarmış. Babalar günün kutlu olsun! Hediyen aşağıda… Hadi buradan çık da serviste uzun uzun sana doldurduğum şarkıları dinleyelim… Hadi babacım…

Annem çıktı sonra 120/80… Ama bu kadar kısa sürede bu kadar ani değişiklikler olmaması gerekiyor… Doktoru ile konuştuk… Annem yine umutlanarak sordu, bu durumu aşabilir miyiz? Doktor, aşamama ihtimalimiz daha yüksek, maalesef… 

Bizi eve gönderdiler, burada beklememizin bir faydası olmadığını söylediler… Eve gittik… Evde beklemeye başladık… Kalplerimiz üç küçük heyecanlı serçe oldu, yerinde duramıyor… Telefon her çaldığında kafesini kırıp çıkacak sanki… Ve o sefer yine… Telefonu annem açtı…

Eşinizin kalbi durdu, çok müdahale ettik, olmadı… Şimdi morga indirilmek için hazırlanıyor, başınız sağolsun…

Annem telefonu kapattı. Sadece bir sözcük söyledi… vefat… 19:40…

İçimden birini göremediğim engel olamadığım birileri zorla söküp aldı, canım o kadar yandı ki, nasıl haykırdığımı hatırlamıyorum… Eşim beni yatıştırmaya çalıştı… Sonra annem…

Annem hemen halamı aradı, babamın her zaman babasının yanına defnedilmek istediğini söyledi… Ertesi gün Cebeci Asrî Mezarlık’a parsel tapusu ile gidilmesi gerekiyormuş… Babamın ebedi istirahatgâh yeri netleşti…

Yağmur yağıyordu, zaman zaman da şiddetini artırıyordu… Hava soğuk, aldığımız haberle bedenlerimiz daha da fazla üşüyordu… Hastaneye gittik… Akrabalar, arkadaşlar ve babamın asistanları oradaydı… Babamızı görmek istedik, söyledik… Bizi acil kapısından morga götürdüler… Babam dolaplardan birinin içindeydi… Dolabı açtılar, beyaz bir beze sarmışlar… Yüzünü açtılar… Gözlerini ince bir bezle bağlamışlar… Hayatımda ikinci defa yaşamayan bir beden gördüm… İlki dayımdı… Dokundum, sıcaktı, fazla uzağa gitmiş olamazdı… Ağabeyim sarıldı, öptü ağladı… Annem de dokundu, sıcaklığını o da hissetmiş… Ayrılamadık bir türlü… Ayrılmamız lazımdı…  Her yer gözyaşı, hayal kırıklığı, darmadağın… Kalakaldık, gelemedik, gidemedik… Bekliyorduk, gelmeyecekti, biliyorduk… Ama bizim durumumuz evde kimse olmadığını bildiğimiz halde kapıyı yumruklamaya benziyordu… Babam orada değildi ama belki de her yerdeydi…

O gece artık yorgunlukla… 00:00’ı  geçtikten sonra…

Babamın en sevdiğim fotoğrafını da paylaşarak:

19 Haziran 2017…

Babalar gününde babamı kaybettik. Dün gece boğazımda bir yumru ile yataktan fırladım, nefes alamadım. Daha önce böyle bir hisle uyanmadım ben…

Babam benim dostumdu, yol gösterenimdi, hocamdı, kankamdı, birlikte doyasıya kahkaha attığım “Fahrettin”imdi. Aynı frekansta düşündüğüm, genlerini gururlanarak taşıdığım muhteşem adamdı. 
Babam! Bana sözler verdin, şimdiye kadar hepsini tuttun, daha yapacağımız çok şey vardı babam ya! 
Ben senin tatlı patlı Hazoş’un, senin gök mavisi gözlerine hayran, zekana tapan, serinkanlılığına imrenen, kimse icin bir kötü düşünceyi aklından geçirmemene öykünen küçük kızın seni çok özleyecek!
Yanımda hissediyorum seni, hiç gitmedin ki gözlerinin maviliklerinde boğulana kadar sana baksam, kaybolsam…. senin maviliklerinde kaybolsam da korkmazdım ben… SENİ ÇOK SEVİYORUM BABAM! Her zaman yanımda olacaksın! Aklınla, bana verdiğin ilhamla senin yolundayım, gurur duyuyorum seninle… BABALAR GÜNÜN KUTLU OLSUN!

MUHTEŞEM BABAM!!!! Meleğim!!! Her hareketimde zihnimde olacaksın… her nefesimde yanımda…

Sonra sabah kalktığımda, uyuyamadığım bir gecenin ardından… Annemlerde kanepede kendimi babam gibi hissederek uzanıyordum… Bunu paylaşmak geldi içimden 19 Haziran 2017’de sabah 7 sularında… 12 saat olmamıştı daha babam gideli…

Her sabah 6’da kalkar, en geç 8:30’da evden çıkar, her akşam 17:00 gibi eve gelirdin, saat gibiydin. Birazcık saatin sarksa endişelendirdik, “haber de vermedi, bir şey olmasın!!” diye kalbim pır pır seni düşünürdüm, ama yoldadır şimdi geliyordur, telefona bakmaya çalışıp da yoldan gözünü ayırır diye arayamazdım. Sonra on dakika içinde gelirdin ama… Seni çok seviyorum, kalbimin atış sebebi… Nasıl katlanırım sensizliğe? Nasıl geçer artık günler sensiz? Hiç sordun mu kendine? Bu kız kiminle böyle tatlı tatlı şakalaşır, kime bu kadar fazla ihtiyaç duyar diye? Babalar gününde yapmasaydın bari bitanem!..

Yapmamız gereken işler var, artık bambaşka bir gezegen, bambaşka bir zaman… o zamanda sen maalesef bizimle değilsin tatlım… Ama senin varlığını dün gece nasıl hissederek uyuduysam bundan sonra da sen benim yanımda olacaksın… senin varlığınla vereceğim tüm kararlarımı, senin varlık hissinle şekillendireceğim hayatımı, yapılması gerekenleri senin gibi düşünerek yapacağım. Hayatımda gördüğüm en iyi niyetli, en dürüst, en yardımsever adam!!!

Senin gibi olamam belki ama sen bana hayatı öğrettin.. bir de şunu dedin:

“Hayatta önüne geçemeyeceğin seylere üzülmeyeceksin.”

En son bana hayata dair konuşurken söylemiştin, “insan ömrü evrende bir kibrit çöpü kadar kısadır.” Kim söyledi demiştin hatırlamıyorum… Nietzsche mi demişti acaba? Söylersin bir ara…

Kızardım, söylenirdim birilerine, sen konuşturmazdın beni… Ben zannederdim ki, tanımadıklarını bana savunuyor, halbuki bana kıyamadığındandı, farkındaydım…

Senden hayatı ögrendim BABA, senden tahammül etmeyi, sabretmeyi, incelikleri görmeyi, hayata narin bir şekilde dokunmayı öğrendim…

Hiç gitme, hep yanımda kal, olur mu? Güzeller güzeli babam! Sana çok ihtiyacım var…

Bütün gün hayalet gibi gezdik evin içinde… Gelenler, gidenler… Oyalandık mı yani…

Ertesi gün 20 Haziran 2017… 36 saat sonra…

Bedenini bugün toprağa vereceğimizi bildiğim halde o kadar yanımda hissediyorum ki seni, kalbim o kadar seninle dolu ki babam, içimde sensizlikten dolayı en ufak endişe yok.

Gözümden süzülen yaşlara bakma, sana bakarken gözlerim hep gururdan ve mutluluktan dolardı zaten sen hayattayken bile… bunu sen de bilirsin, bilirsin çünkü sen de o kadar dik durduğun, o kadar şakacı olduğun halde senin de hemen gözlerin dolardı, baba-kız konuşmadığımız zamanlarda öyle haberleşirdik biz… yine öyle oluyor, biliyorum… senin zarafetin, hassasiyetin, kibarlığın ve üstün sezgilerinle de iletişim halindeydim ben…

Kalbim hala sıcak, hatta yanıyor, fazla uzağa gitmiş olamazsın!…

Yüreğimin, beynimin heryeri sensin bitanem, sen bensin… bir ömür sen bizimlesin babam!

Yolun ışıklı, o kadar parlıyor ki, gözlerim kamaşıyor aydınlığından…

SENİ ÇOK SEVİYORUM! Kalbim, ruhum, beynim, hücrelerimin yarısı, bana can vermeye fırsat bulmuş iki harika insandan biri…

Sonra babam hakkında yazılanları buldum internetten… Onlardan bazılarını paylaştım… Hepsi çok güzeldi… Bilmediğim tarafları olan bir babam… Aslında bu ülkenin ihtiyacı olan bir lidermiş… Asıl liderliğini yapmış, inisiyatif kullanmış ve “lider” olmayı reddetmiş… Bunları bilmiyordum… Öğrendim… Daha da fazla gururlandım…

 

Zeytin ağaçlarını seven, onları koruyan adam, kahraman babam! Çalışkan babam! Seni çok özleyeceğim babacığım! Senin ne kadar çok sevildiğini biliyordum ama şimdi iyice anlamış oldum! Şimdi cennete misin, bizimle misin, yoksa aynı anda her yerde misin? Bunu bilebilmemin olanağı yok… Biliyorum ama sen tüm hallerinle benim beynimdesin ve seninle ben ölene kadar gurur duyacağım…

DD1NyfgXgAIOh1S

Zaman durur…

IMG_9845

4 Haziran 2017… Ramazan’ın kaçıncı günündeyiz, bilmiyorum… Saat 02:22… Başkent Hastanesi’nin acil kapısında oturuyorum… Buram buram iğde kokuyor… Bu kokuya bayılırım… Bundan sonra da hep hala sevmek istiyorum. Babam 13 gündür burada… Kanserden değil ama nörolojiden dolayı geldik bu sefer… nörolojinin pek çok hastalığı var… Hepsi de birbirinden çetrefilli… ama bunu ben daha önce hiç duymamıştım.. DELIRIUM!

Çok çılgınca… Babam anlamsız sözler söylüyor, bazen ne dediğini anlamıyorum. “Bana şey ver…”, “verdin mi?” ve benzeri bir sürü anlam veremediğim söz… Ablasının adını sayıklıyor… Biz yokken bizim adlarımızı… Beni bugün tanımadı… Annem benim kim olduğumu sordu, “gelinim, Deniz” dedi…

Adı Deniz olan bir gelinimiz yok. Aslında gelinimiz yok… Sonra da bana bakmadı… Hafızası çok iyiydi, bizden birini ilk defa tanımadı… O da ben oldum.

Dün abim müzik dinletti, Sealed with a kiss… sözlerini de hatırlıyordu… Geçici bir hastalık olduğunu her kaynak söylüyor… Bununla birlikte ne kadar süre sonra geçeceği belirsiz… İştahsızlık var… Etrafındaki insanların kendisine zarar vereceğini düşünürmüş, ilaçların da zehir olduğunu düşünürmüş… Bana sürekli “sus!” diyor. Normal yükseklikteki sesleri çok yüksek gibi algılarmış. Sessizliğe ve bazen de yumuşak müziğe ihtiyaç duyarlarmış… Dün abim müzik dinletirken en düşükte olmasına rağmen çok yüksek gelmiş ses… Sesleri bu kadar yüksek algılaması da sinirlilik hali yapıyor… Huzursuzlukla kıvranıyor… Sayıklıyor…

Bu durum beyindeki enfarklar yüzünden olurmuş ama tıbbi tedavi yöntemleri de bu durumun oluşmasına neden olurmuş… Mesela babamdaki durum kemoterapi sonrasında ortaya çıkmış olabilir. çünkü o sıra tümör yine beyne atlamış. Beyni bu durumdan kurtarmak için radyoterapi uygulandı… Ondan sonra da yemek yememeye başladı, çok zayıfladı… Artık yürümede de zorluk büyük tuvaletini salonun ortasına bırakmasına kadar vahim hale geldi. sonra annemlerle bir akşamüstü evde otururken, 22 Mayıs gecesi babamı acile getirdik… Boş yatak yokmuş… Bizi başta eve göndermeye çalıştılar. Tabi biz direndik. Aklınızda bulunsun, bir hastane, hele de özel bir hastaneyse, hasta hakları kapsamında size başka bir hastanede yer ayarlayıp oraya nakletmek durumundadır… Bunu biz bilmiyorduk, ama başka bir hastanın ertesi gün akşam 6’da yatacağını öğrendik, onun yerine babamı aldılar. O gece yanında ben kaldım. Sabaha karşı şu fotoğraf ortaya çıktı:

IMG_9846

Bu kareyi yakaladığım andan beri içimde bir mucize olacağına dair inancımı hiç kaybetmedim. Dikkatli bakınız, biri oradan gülümsüyor ve ben sabaha karşı dört sularında bu manzaraya uyanıyorum. Bunun bir anlamı olmalı! Gülümseyen, bana umut veren o hilal başka bir şekilde açıklanamaz…

Bu kabus sona erecek ve babam eski haline kavuşacak. Buna inanıyorum. İnanıyorum!

“Merhaba, ben Alopecia Areata!”

Kendisiyle üç yıl önce bir Eylül akşamı tanıştık. Onu görür görmez dehşete kapılmıştım. O kalabalığın içinde onu farketmem bir mucize olarak değerlendirildi arkadaşlarım tarafından. Ama ben gördüm. Farkedilmeyecek gibi değildi. Tüm çıplaklığıyla karşımda duruyordu. Evet, tüm çıplaklığıyla. (Gerçekten!) Bir anda onu gördüğüm zamanki his beynime kazındı. Başta tiksinti duydum, korktum. Yapmam gerekeni biliyordum. Onu kafamdan atmam lazımdı. Her gittiğim yere geliyor, hiçbir anımı yalnız geçiremiyordum. Nişanlımla beraberken bile yanımızdaydı….

Adı: Alopecia Areata. Daha önce hiç karşılaşmadık. Gecenin bir vakti banyodan çıktım ve saçlarımı kuruturken onu hissettim. Parmak uçlarımdaydı. Korktum. Saçlarımı ayırıp baktığımda başımdaki o saçsız bölgeyi keşfettim. Benim gibi gür saçları olan birinin bunun farkına varması gerçekten bir mucize olmalıydı.

On altı yaşımdayken çok fazla sivilcem vardı. Her genç kadar değil, biraz fazla. Aslında dokuz yaşımdan beri sivilcelerimle cebelleşiyorum ama ergenlikle, sınav stresiyle, okuldaki tuhaf çocuklarla birleşince içinden çıkılamaz bir durum aldı. aynı noktadan üç ya da dört sivilcenin çıkması ve hiç dokunmadığım halde kendi kendine kanaması beni son raddeye taşıdı. Artık dalga geçilmesini istemiyordum. Herkes sabahları birbirini nasıl kucaklayıp öpüyorsa bana da öyle sarılsınlar, beni de öyle öpsünler istiyordum. Tiksinip kaçıyorlardı. Belki durumu kabullenseydim kendi kendine geçerdi ama bu yaşananlar kendime odaklanmamın önüne geçiyordu.

Doktorum bana Roaccutane isimli bir hap tedavisi uyguladı. Bu tedaviyi alabilmem için 18 yaşındna büyük olmam gerektiği söylendi. Annem istemeyerek hatta çok endişelenerek bu tedaviyi almama izin verdi. Endişelerine gelince, hapın bedende büyük değişimlere neden olması ve bu değişimlerin psikolojimi olumsuz etkilemesi. Depresyona varan yan etkileri olduğunu öğrenince tereddüt etti ama ilaç tedavisi kullanılmaya başlanınca korkulan olmadı hatta bende tam tersi etkilere neden oldu.

Bir kere bedende değişim görmek ilaç tedavisinin etkili olduğunun bir göstergesiydi. Eğer doktorun öngördüğü gibi dördüncü haftada dudaklarım çatlayıp kanamaya başladıysa tedavi normal seyrinde demekti. Doktorun dediği oldu ve dışarıdan bakıldığında Corpse Bride gibi görünmeme rağmen, (bilirsiniz, beyaz benizli, delik deşik yüzlü, çatlak ve yara olmuş dudaklarına rağmen o da çok takılmazdı başkalarının düşündüklerine) ben mutlu olmaya başlamıştım. Doktorum bana güven vermişti çünkü. Her dediği çıkıyorsa sivilcelerime öngörülen süre içinde veda edebilecektim. Söylediği gibi oldu. 9 ay sonunda sivilcelerimden dolayı beni alay konusu yapanlar, “sen öyle de güzeldin, neden bedenini kimyasallarla zehirledin ki?” diyeceklerdi.

Dört yıl sonra, 20 yaşımdayken nüksetti. Bu sefer daha tecrübeliydim, daha da olgundum. Yine 9 ay gibi bir süre kullandıktan sonra geçti. Şimdi yüzümü görenler bir zamanlar kanlı sivilcelerimle mücadele ettiğime inanamıyorlar. Şükürler olsun.

Şimdi yine aynı doktora gidiyorum. Üç yıl önce başıma darbeli iğne tedavisi uyguladı. bir ya da iki hafta sonra yeni saç kökleri çıkmaya başladı. Ama asıl aklıma takılan soru, eğer tedaviyi almasaydım saçlarım kendiliğinden çıkacak mıydı? Bu son sefer öyle olmadığını gördüm. Bir ayda ilk farkettiğim zamana göre daha fazla açıldı ve herhangi bir kıl kökü de görülmedi. Doktora tekrar gitmemin bu kadar ertelenmesinin sebebi bir türlü randevu alamamamdı. Bölge genişlemesine rağmen beklemeyi göze aldım. Dokuz kere darbeli iğne ile başıma atış yaptı. Beşinci seferde artık gözümden yaş gelirken atış yapılan noktalar da kanıyordu. Dokuza kadar çok yolumuz vardı. En sonunda ağlarken buldum kendimi. Şimdi yine moralim yerinde çünkü önceki seferlerde sonuç aldım. Bu sefer de alacağımı biliyorum.

Bu hastalığın latince adını bir türlü öğrenemediğim için ilk olarak onu yazarak başlamak istedim. Halk arasında bilinen adı, saçkıran.

Hem sivilce hem de saçkıran kalıtımsal hastalıklar aynı zamanda. Benimki nereden bana takılmış diye gizem yaratmaya gerek yok! Canım babam benim yaşlarımda sakalında saçkıranla tanışmış. Sivilcelerse kendini bildi bileli var. Onunki benimkinden farklı olarak yüzünde izler bırakmış ama gelişen ilaç teknolojisi benim yüzümde iz kalmasını önledi. Şimdi akciğer kanseri, size daha önce de yazmıştım. Bu lafın gerisini getirmek istemiyorum. Siz benim korkumu anladınız.

Babama bu kadar çok benzemek beni yine de mutlu ediyor. Gurur duyduğum, adını söylerken mutlu olduğum bir babam var. Daha uzun yıllar beraber yaşayacağız. Biliyorum. Bugün biyopsisi vardı. Yine güzel sonuçlar alacağız, biliyorum. Umudum hep var!

umut etmek

İş, Güç, Okul… Teker Teker Gelin?!?!

Türkiye’de bir doktora öğrencisi olmak kolay bir şey değil. Bir başlamışsın, bakmışsın ki hayatın doktora olmuş.

Normal süre 4 yıl. (ya hani…) Değil işte. Yok öyle bir dünya. Çok çalışkan, azimli, eli kolu her yere yeten arkadaşlarım var benim. Onlar bile bitiremediler, ki ben nasıl bu işin altından kalkacağım, onu bilmiyorum.

Yarın iki sunum var. Biri Küresel İktisat Politikası, ki tadından yenmez. Ne Asya ülkeleriymiş arkadaş. İçin kurudu. (Daha adam gibi sunumu hazırlamaya başlamadım bile.)  Deprem gibi, orada oluyor, sonra ceremesini biz çekiyoruz. Yaşadık, gördük, daha öğrenemedik. Hala da öğrenmeye niyetimiz yok bence.

Diğer sunumum daha eğlenceli. Sesim kısık söylüyormuşum gibi hayal edin. f-u-k-o…(Foucault) Başka bir şey söylesem mi, söylemesem mi bilemedim. Aslında çok ilginç fikirleri var laf aramızda… Metaforlara bayıldığımı bile söyleyebilirim. Gel gör ki, sunum olarak değil de hakkında yapılmış çeşitli yorumları YouTube üzerinden izleyerek tartışsak daha yararlı olurmuş gibi geliyor bana.

Yarın bu iki sunumdan kurtulabilirsem, rahat bir nefes alacağım. Bence kurtulurum. kisinin sonucu da fena olmazmış gibi geliyor bana…

Buraya Güzel Şeyler Yazmaya Geldim

Bazen her şeyden o kadar şikayet ederiz ki, en sorunlu hayat kendimizinkiymiş gibi düşünürüz.

Öyle değil.

Kimsenin hayatı kolay değil ama bu durum sanırım bünyeden bünyeye değişiyor.

Kimi daha fazla ilgi görmek istiyor, kimi kendi karanlık dünyasında selamlaşmak dahi istemiyor.

Ama mızmızlanmak da hayata küsmek de çare değil. Her zaman demezler mi bize?

“Hayat devam ediyor.”

Son günlerde için sıkılıyor ama artık doktorlardan güzel şeyler duymak istiyorum son iki yıldır.

Hayatında aman aman hasta olmamış babam. O kuvvetli adamın 2015 Nisan’ından beri akciğer kanseri olduğunu söylüyorum. Mümkün değil ya, benim babam!

İki sene nasıl geçti anlamadık. Anladık da anlamadık. Hayat zor. Bu iki sene içinde ben evlendim, doktora yapmaya başladım. İşim devam ediyor, tam gaz. Hatta yüksek lisans tezim kitaplaştırılıyor, basım aşamasında. Evet hayatta güzel şeyler de oluyor ama hayat benim değil, bizim. Ailemizin.

Dünyalar tatlısı bir adamla evlendim. Çok sıcak bir ailesi var. Arasam bulamazdım. Aramak ne kelime neredeyse burnumu evden dışarı çıkarmazdım ben. Kader dedikleri şey kendini defalarda kanıtladı. Bu da onlardan biri.

BABAM

Babam dünyanın en sakin insanlarından biridir. O kadar şey gelmiş başına, yine dimdik yine sarkastik. Ne zaman hastalığın adı kondu, o zaman sarkastik adam hepimize “hoşçakalın” dedi. Öğrenir öğrenmez ilk sorduğu şey: Kızımın düğününü görebilecek miyim?…

Ben bana takılan, herşeye tebessüm eden. Her durumun komik tarafını gören ve gösteren babamı çok özledim. Çok özledik hepimiz.

İki yılın sonunda hastalıkta biz nerdeyiz?

Geçen iki hafta koşuşturma içinde geçti. Hastalık safha atladı. Beyne metastaz yapmış dediler, yöntemini bulduk, tedaviye başladık. Sonra başka tahliller de yapıldı. Tam tabiri kullanacak olursam, didik didik edildi babamın bedeni. Tüm değerler normal seviyelerde. Başta karaciğer değerleri biraz bizi ürküttü ama akciğerdeki primer için kullanılan Tarceva denilen ilacı bir gün kestikten sonra eski haline geri döndü. Kısa süreli bir rahatlama yaşadık. Sonra iki gün önce yapılan görüntülemelerin sonuçlarını bugün aldık. Karaciğere metastaz yapmış multiple lezyonlar olduğunu söylemiş, doktor. Abim söyledi. “Başından yakaladık, bunu kontrol altına alacağımızı umuyorum.” diye de eklemiş.

Kanser tek bir kişinin değil, o kişinin ailesinin de hastalığı.

Geceleri ya ölü gibi deliksiz uyuyorum ya da uyuduğum uykuyu anlamıyorum. Moralimi iyi tutmaya çalışıyorum, ki babama, anneme, abime destek olabileyim. Moralimi iyi tutmaya çalışırsam kolay kolay pes etmeyiz, yaptığımız işler darbe almaz. Ki öyle. Ne zaman salsam, kendime bakmasam, başka bir açıdan olayları değerlendirmesem kendimi yıkılmaya hazır bulurdum.

Bana bu durumda güçlü olmayı, daha önce hayatımda karşıma çıkan insanlar öğretti. Beni üzenlere kızmıyorum. Herkesin herkese kattıkları var. Kimse beni üzdü diye kötü değil. Başkalarına iyi olmadıklarını nereden biliyorsun? Hayat bir roman ya da bir film değil. Öyle de, değil. Yani kimseyi karakter olarak değerlendiremezsin. Hayat o yüzden böyle. Yoksa çok gri olurdu. Onlar da iyi ki hayatıma girdiler ve daha sonra gittiler. Hayatıma giren bu insanlar için en sevdiğim sözlerden biridir:

16298709_10155397012815639_2451742319633150997_n
Sevdiklerimiz de öyle sevmediklerimiz de. Ben onların sayesinde daha toleranslı biri oldum. Eminim. Hayatın bana öğrettikleri, savunma mekanizmamı esnek hale getirmemi sağlayan hep onlar.

Babamın durumunda da güçlü olmama yardımcı olanlar yine onlar. Çok teşekkür ederim hayatıma kattıkları değerlerden dolayı. Pek çok eksik noktayı görmeme yardımcı oldular. Kendileri gördüler mi, bilemem. O da yanıma kâr kalsın, değil mi?

Ben eminim, babam bu hastalıktan bizim sayemizde kurtulacak. Aldığım nefes elverdikçe babamın yanında olmaya devam edeceğim. Eskisinden daha da yaşama bağlı olacağını biliyorum. İnanıyorum. Onun da bize bağlı olduğunu biliyorum. Buna inanıyorum.

Yine beraber olacağız. Bu hayatı daha kalabalık karşılayacağız. Torunlarını da sevecek, onlara hayatını da anlatacak. Çünkü babamın torunlarına anlatmaya değer bir hayatı var.

Seni çok seviyorum babam! Bir an önce iyileş!

Benim sarkastik, hayat dolu, zehir zekalı babama ihtiyacım var, ihtiyacımız var! bu savaşı kazanacaksın ve hep birlikte bayram edeceğiz!!

93

Türkiye Cumhuriyeti’nin 93. yılı kutlu olsun!

Cumhuriyet Bayramı’nın 75. yılını hatırlıyorum da… 12 yaşındaydım. Çok net hatırlıyorum. Kızılay Meydanı’nın ortasında vals! 18 yıl önce! Türk bayraklı, Atatürk’lü zeplinler! Havai fişekler hiç bu kadar uzun atılmadı.Bir daha hiçbiri o kadar coşkulu kutlanmadı. Böyle bir özlem içimi kıyıyor. Özlemek değil, yaşamak istiyorum Ata’mın armağanının bayramını! Korkmadan, ne zaman patlayacağız diye endişelenmeden, çoşkuyla… Maalesef özlüyorum… Özlemek istemiyorum, yaşamak istiyorum!

 atam

“Öğrenciyken ne oluyordu şimdi?”

Ben her zaman öğrenci kalmak isteyenlerdenim. Hatta bunun için çılgınlar gibi uğraşanlardanım. Evet, sadece hayatta sürekli yenilikler öğrenmek anlamında değil, aynı zamanda gerçekten bir okula kaydını yaptırmış, derslerine girip çıkan öğrenciyi kastediyorum. O benim.

Bu sene okuluma kaydımı yaptırdım, derslerime başladım. Belki de o yüzden burayı biraz boşladım. Ama geçerli bir sebebim var. Hayatında adamakıllı iktisat görmemiş biri olarak ben, iktisat doktorası yapmaya başladım. Şimdilik bazı şeyler biraz bulanık. Babam “beni düşündüğü için” yıldırmaya çalışmış olsa da, her türlü badireyi atlatabileceğimi düşünen annem, en başından beri hep yanımdaydı. Programa kabul edildiğimi öğrenince ve hatta az biraz bir şeyleri becerebildiğimi göremeye başlayınca, bana kitap önermeye, makale göndermeye bile başladı.

Başarabilecek miyim, bilmiyorum. Bir deryanın içinde kaybolmak da var, hislerime güvenip doğru yolu bulmak da. “His” diyorum, çünkü iktisat biraz da his işi, işaretleri okuyup satır aralarını yorumlama işi. Ama bir tutturursan var ya! Of!! Neler olur neler! İlk derste Profesör böyle söylemişti en azından… Siyaset bilimi, uluslararası ilişkiler, iktisat… Teoriler, varsayımlar, “şöyle olursa böyle olur” deyiciler, insan alıp satanlar, parayla oynayanlar… Hep çok cazip geldi. Ama benim aklım basabilecek miydi? Hislerim bana doğru yolu gösterebilecek miydi? Ben mesajları doğru yorumlayabilecek miydim? Hepsi şimdi o kadar muamma ki, bu kadar olur!

Doktora mülakatının en can alıcı sorusu, “büyüyünce ne olacaksın?” edasıyla kulaklarımda yankılandı: “Tez döneminde hangi konuyu çalışmak istiyorsun?”

Ben elbette hazırlıklıydım. Mülakat boyunca cevabını en net bildiğim soru buydu. Avrupa’daki mülteci krizi sürerken son hızla güç kazanan sağ partilerin nasıl palazlandıklarını merak ediyorum.

İster vicdan deyin, ister popülizm… Popülist olabilmem için belli bir kitleye hitap etmem gerekmez mi? Benimki de soru yani. Donald Trump değilim. Bu da bir cevap olabilir. Benim hitap ettiğim kitle çok kalabalık değil, bunu biliyorum. En azından buranın adı duyulmaya başlayıncaya kadar bunun cevabını bilemeyeceğim. Merak ediyorum, çünkü bir gün ailesini alıp gitmek zorunda kalan insanların yaşadığı sıkıntıların katlanarak büyümesi benim ruhumu incitiyor. O insanlar için faydalı işler yapmak istiyorum. Yardım yapabilecek kadar zengin değilim. Keşke en zenginlerden olsaydım da elimden geldiğince yardım yapabilseydim. Elimden geldiğince fazla yüzün gülmesini sağlayabilseydim.

Marketten çıkarken kapının önünde yerde 3 yaşındaki bebeğiyle yerde oturan o kadın, ilerde, ışıklarda mendil satan yeşil gözlü dünya güzeli Suriyeli kız, elinde bezi, su şişesi, cam sileceği ile birlikte bekleyen yakışıklı, onurlu, gergin çocuk… kim bilir Suriye’deyken kimdiniz, nerede yaşıyordunuz, hayata dair planlarınız vardı ve şimdi hayatınızın en zor dönemindesiniz.

Bu empati değil, empati kurabilmek insan olabilmekten çok uzak bir durum. Bu insanın merak etmesi gereken bir dizi soru labirenti. Ruhumu yaralıyor. “İnsanız” diye geziniyoruz ortalıkta. İnsan mıyız? İki lokma ekmek veremeyecek kadar mı korkağız? İnsanız ya, bir gün bizim başımıza da benzer bir durum gelebileceğini düşünemiyoruz. Kaç zaman oldu, bilmiyorum bu hislerle güne uyanalı…

Tam da bu konu üzerinde nereden başlamalıyım diye kafa yorarken, babam geçen gün bir makale gönderdi; “Yükselen etnik milliyetçiliğin arkasında ekonomi mi var?” Makale Robert Schiller tarafından yazılmış, daha çok yeni sayılır.

“Küresel ekonomik zayıflık ve artan eşitsizlik, rahatsız verici derecede büyüyen etnik milliyetçiliğin sebebidir.”

İlk cümlesi bile ilgi çekmeye yeter! Yazıyı buradan paylaşıyorum: http://www.nytimes.com/2016/10/16/upshot/whats-behind-a-rise-in-ethnic-nationalism-maybe-the-economy.html?smid=tw-share&_r=0

Günümüz liderleri açıkça etnik milliyetçi olduklarını söylemeseler de, kimlik dediğimiz şey demokratik ideallerden ya da ilkelerden ziyade genetikle, dinsel hatta dilsel kalıtım özellikleriyle açıklanıyor. Yine de, bu tip kimlik meselesi siyasiler tarafından yaygın bir şekilde gündeme taşınmaya devam ediyor.

Beni ne rahatsız ediyorsa, onun üstüne gitmek, o konudaki merakımı gidermek istiyorum. Bilim insanı mı oluyorum, ne?!

thoughtful graduate graduated student young woman in cap gown looking up thinking

 

 

Şükretmek herşeydir

Bazı günler işler yolunda gitmez, aksilikler koskocaman bir dağ olur ve bunlar bir silsile halinde ardı sıra gelir. “Tamam, pes!” dediğiniz anda bir ışık beliriverir. Aslında sıkıntıların ardından o ışığın geleceğini bilmek en büyük rahatlatıcı… O ışık görünmese bile fayda çıkarılacak şey sorunla yaşamayı öğrenmek, tecrübelere yenilerini eklemek. Bunu yaparken de kendine olan inancı yitirmemek… Çünkü en büyük hata insanın kendinden vazgeçmesidir. Kendinden vazgeçersen, çabalamayı, etrafına bakmayı, yeni fırsatları değerlendirmeyi bırakırsın. Fırsatlar görünmez olur. Umutsuzluğun beyinde yarattığı illüzyon kadar yanıltıcı bir şey olamaz. En önemlisi, vazgeçmemek. Sürekli aramak, aramayı bırakmamak.

unseeing

Foto1: http://thumbs.dreamstime.com/thumbimg_1447/14473000.jpg 

Arama gücü kaybedilmediği için bile şükredilebilir. Kimsenin kimseye faydası yok. Ne yaparsa insan hep kendi için yapıyor, kendi için çabalıyor. Ha, olur da hayatını sizinle birleştiren adam evlendiği kadını kendinden bir parça olarak görüyorsa ve kendisi için düşündüğü herşeyi o kadın için de düşünüyorsa, hayatta herhangi bir şeyi yaparken sizi de planlarına dahil ediyorsa, alın size şükretmek için başlı başına sebep. 😀

pinterest

Foto2: https://s-media-cache-ak0.pinimg.com/564x/7a/65/25/7a6525f6a126c78b647c6c535d47bbba.jpg

Hayatınızda biri olmasa bile, en büyük umut, şükür kaynağı nefes alıp vermek. Kimse bize bu nefesi bahşetmedi, lütfetmedi. Doğduğumuz andan itibaren en güçlü biziz. Kimseye karşı minnet hissetmek zorunda değiliz. Ama zarafet, nezaket ve olaylara fazla takılmamak bizi kendi gücümüze ek olarak daha da güçlü kılan özellikler! Güçlü kalmayı başarabilmek için “Supergirl” olmamıza gerek yok! Güç bizde!

Pretty young woman with sketched strong and muscled arms

Foto3: https://thekeygettingin.files.wordpress.com/2014/07/benefits-of-personal-branding.jpg 

Güvenilir, serinkanlı, gülümseyen, zorluklara sızlanmadan katlanabilen, aşırı tepkiler vermeyen kadın güçlü ve çekicidir. Bunu okuduğunuzda kendinizi öyle hayal ederek heyecanlanıyorsanız ateş içeride bir yerde cayır cayır yanıyor demektir. 😉

Kalemler, kelamlar…

Artık yazı yazarken klavyeden başka yöntem kullanmamaya başladık. Halbuki kağıt ve kalem kadar harika bir kendini ifade etme yöntemi daha yok bence. (Resim ve çizim yapmayı bu kategoriye sokmuyorum. Gün gelecek, çizim konusundaki fikirlerimi ve naçizane çizdiklerimi sizlerle paylaşacağım.) Zaten bilimsel olarak da kağıt kalem aracılığı ile yazı yazmanın ne kadar faydalı olduğu ispatlanmış. Okuduğum bir makalede elle yazarak beyni korumanın yedi yolundan bahsedilmiş. Yazı yazmanın beyin üzerindeki etkilerinin en belirgin hali kırtasiye ürünlerine karşı duyduğumuz zaaf olabilir. Şahsen kırtasiyeye dayanamayan bir olarak, çeşit çeşit kalem, çeşit çeşit defter görmek beni çılgınca mutlu ediyor.

Beynimizi korumanın yedi yolu nedir peki?

Öncelikle, yazı yazmanın rahatlatıcı bir etkisi olduğundan bahsedebiliriz. Gerginseniz, üzgünseniz, zor bir gün geçirmişseniz, en iyi meditasyon, rahatlama, sakinleşme yöntemlerinden biri olduğunu söylemek gerekiyor. Okuduğum makalede bu yöntem daha da özel bir hal almış. Sizi rahatlatan bir cümle yazmanız graphotherapy ‘nin bir formu olarak adlandırılıyormuş. Buna örnek olarak, günde en az 20 defa “daha huzurlu, daha barışçıl olacağım” (orjinal metinde; I will be more peaceful) şeklinde yazdığınız bir cümlenin özellikle dikkat eksikliği üzerinde etkili olduğu ifade edilmiş. Ayrıca bunu yazmanın rahatlatmanın yanı sıra beyni dizginlemenin bir yöntemi olduğu da belirtilmiş.

Elle yazı yazmanın sağ ve sol beyin arasında koordinasyon sağladığı da bilimsel bir veri. Bitişik el yazısının, bağlantılı el yazısının ya da kaligrafinin iki beyin arasında işbirliği kurulmasına yardımcı olduğu biliniyor. Beynin hangi tarafının daha yoğun bir şekilde kullanıldığı kişiden kişiye göre değişiyor olsa da beynimizin iki tarafını da kullandığımız bir gerçek! El yazısı yazarak her iki tarafı da güçlendirmek bize kalmış.

Yazı yazmak, kavramsal yeteneklerin açığa çıkmasını sağlar. Küçük çocuklar için elle yazı yazmak kavramsal yeteneklerinin ortaya çıkmasına yardımcı olmak için olmazsa olmaz bir araçmış mesela makalede söylendiğine göre. Örneğin, harflerin nasıl yazıldığını, şekillerin nasıl yapıldığını öğrenmek ve elle çizmek, teknoloji aracılığıyla öğrenilmesine göre çok faydalı.

Elle yazmak ilham vericidir ve yaratıcılığı artırır. Kağıt kalem yaratıcılığınızı harekete geçirir. Klavyede yazmaya göre nispeten yavaş bir eylem olduğu için yaratıcılığımızı kullanabilmemiz için bize zaman tanıyor.

Yaşlılıkla gelen unutkanlığı en aza indirmeye yardımcı olur. Daha uzun süre daha keskin bir hafızaya sahip olmamızı sağlar. Yaşlanmak da neymiş? Bunu korumak için el yazısını şiddetle tavsiye ediyor uzmanlar.

Sadece yaşlılar değil, herkes için çok önemli başka bir nokta da, yazı yazmanın herkesin hafızası üzerinde olumlu etkileri olduğu. Diyelim ki, derste not alıyorsunuz, daha hızlı olsun diye dizüstü bilgisayarınızı kullanıyorsunuz. Ama size el yazınızla not tutmanın size çok daha faydalı olduğunu, elle tuttuğunuz tüm notları çok daha iyi hatırladığınızı söyleseler? Pek çok psikolog el yazısı ile tutulan notların çok daha uzun süre hafızalarımızda kaldığına inanıyor. Bu, hem çocuklarda hem de yetişkinlerde işe yarayan bir yöntem. Yapılan araştırmalar, el yazısı kullanan çocukların diğerlerine göre daha çok daha geniş bir belleğe sahip olduğunu göstermiş.

Yazı yazarak beynimizi çok daha fazla kullandığımız ortaya konulmuş. Beynin okuma ile bağlantılı kısımları yazarak harekete geçiyor. Ama klavyede yazmanın böyle bir etkisi yok. Kilit fark hareket halinde olmak. Dolayısıyla yazı yazarken harflerin kalemle yazılması beynimizi daha fazla kullanmamıza yardımcı oluyor.

Dr. Marc Seifer, 2008 yılında yazdığı The Definitive Book of Handwriting Analysis – El Yazısı Analizinin Asli Kitabı ile pek çok soruya cevap veriyor.

Kaynak: http://mashable.com/2015/01/19/handwriting-brain-benefits/#TaRo03qObEqG

Yazı yazmak bu kadar faydalıysa onu çekici hale getirecek olan şeyler de birbirinden çekici kalemler olmalıdır.

O halde ben de zulamı sizinle büyük bir keyifle paylaşıyorum:

 

 

 

 

Her gün yeni şeyler öğrendiğin enfes bir nefes

B L O G I A ‘da bugün eşimle sohbet ederken Ağustos ayının neden 31 gün olduğunu tartıştığımızı paylaşacağım. Eşimin anlattığına göre, İmparator Agustus, Julius Ceasar gibi isminin verildiği ayın 31 gün olmasını emretmiş. Bu rivayeti hiç duymamıştım, hatta ben hala el taraklarım yardımıyla ayların kaç çektiğini hesaplıyorum. Tabi hikayeyi kılıf için de uydurmuş olabilirler. Ne yani, sırf Agustus Ceasar 31 gün istedi diye mi bizim işaret parmağımızın tarağı var?  Başta komik, saçma ve egoistçe gelse de böyle hikayeler çok hoşuma gider hep. Hem dinlemek, hem de okumak insan kaç yaşına gelirse gelsin hayal gücünü zorlaması açısından çılgınca bişi… Buraya Ağustos amcanın fotoğrafını paylaşmak olmaz… Hoşçakal Ağustos, gelecek sene daha uzun kal, olur mu? 😀

(Agustus’un bacağından sallanan çocuk gibi hissettim bir an “yine gel!!” derken… 😀 )

Kaynak: https://tr.wikipedia.org/wiki/A%C4%9Fustos#/media/File:Statue-Augustus.jpg 

600px-Statue-Augustus