H A Z E L

Blog

Türkiye’nin en büyük kanyonu: Saklıkent

Saklıkent

Dilerseniz, bu görseli telefonlarınızda duvar kağıdı olarak da kullanabilirsiniz.

Saklıkent’e ilk defa 7 yaşımdayken gitmiştim. Ama tabii gezmeyi sevmeyen ve ortamı iyi araştırmadan giden bir aileyle giderseniz vazgeçip kapıdan dönebilirsiniz. Tabii o zamanların yaramaz ve kendine zarar veren Hazel’ini de düşünürseniz geçi dönmek için fazla sebep aramazsınız.

Neyseki yıllar sonra yeni çekirdek ailemle (eşim ve ben) bu sene bir kez daha gittik. Tüm önlemlerimizi aldık ve yola çıktık.

En solda: “Kanyon içerisinde kaybolan malzemelerinizden müessemiz sorumlu değildir.”

Kanyona girmeden önce bizi karşılayan kare bu. Hepsi çok mantıklı ama bence baret zorunlu hale getirilmeli. Zira çok kısa bir süre önce düşen taşlar olduğunu bile anladık. Onu da nasıl anladık? Kanyonda yuvarlak köşeli taşlar çoğunluktadır. Bu çok uzun zaman önce düşmüş taşlar olduğu anlamına gelir. Kanyonun genel olarak uzun zamandır tehlikeli olmadığı anlamına gelir. Ancak bizim gördüklerimiz köşeleri sivri taşlardı. Dolayısıyla, kanyonda gezerken siz zorunlu olmasa da baret kullanın. Biz kullandık mı? Üzülerek söylüyorum ki, hayır. Ama bir dahaki sefere bu noktayı atlamayacağız.

İşte size birtakım kurallar

Saklıkent ile ilgili önemli birkaç önemli bilgi:

  • Baretsiz gezmeyin, her zaman yukarılardan irili ufaklı taşların düşme riski var!
  • Kanyona gitmeden önce meteorolojiyi mutlaka takip edin! Yağmur ihtimali bile varsa, erteleyin!
  • Sürekli su içinde hareket ettiğiniz için hareketinizi kısıtlamayacak kıyafetler tercih edin!
  • Sandalet doğru bir tercih olmayacaktır. Suda giyilebilen spor ayakkabısı konforunuzu artıracaktır.
  • Güneş kremi sürmeyi ihmal etmeyin, ortalama 1,5 – 2 saat yürüme ihtimaliniz var.
  • Giderken önceki gece çok fazla alkol tüketmemeye özen gösterin, zira alkol almadan bile zaman zaman denge problemi yaşanabiliyor.
  • Sekiz yaş altı çocuklarınızla giderseniz önlemlerinizi mutlaka tekrar tekrar gözden geçirin.
  • Çanta alacaksanız rahat bir sırt çantasıtaşımanızda fayda var!
  • Milli Park 8:45’te açılıyor ama siz 8:30’da orada olun. Erken gitmek, hem güneşin zararlı ışınlarından korur hem de kalabalığa kalmazsınız.

Saklıkent’in size merhaba deme şekli!
Girişte yemek yenebilecek güzel yerler var ama kalabalık olunca COVİD sürecinde daha az bulunulması gereken bir nokta. Özellikle de öğlen saatlerinde.

Suyun soğukluğunu tecrübe etmeden 30 saniye önce. Görüldüğü gibi parmak ucunda durarak ıslanma ihtimallerini en aza indirmeye çalışan bir Hazel var. Yoksa parmak ucuna çıkarak eşimin boyuna erişmem gerçekten mümkün değil. 😂 (Topuzla o işi yapmaya çalıştım, görüldüğü gibi istenen sonucu vermedi.)

“O” an! Eveeet… Çok kısa bir süre içinde bacaklarınızın karıncalanmaya başladığını hissedebiliyorsunuz. Neyseki çok uzun sürmüyor çünkü karıncalanma yerini “soğuktan ağrıma” noktasına taşıyor.

Veee işte başlıyoruzzzz! (THY sponsorumuz değil ama keşke olsaydı 🙈)

360 derece kameramızla göreve hazırız! 📷🎞

“Daha huzurlu bir yer olmayabilir” diye düşünmemiz 15 dakika sürmüştür. Sonra gerçekten çok kalabalık oldu.

Orman yangınlarından başımızı alamadığımız bir yıl oldu. Kayalıkların arasından başını çıkaran bu umut fidesini görmek ise yeşilin ne kadar büyük bir potansiyel barındırdığını düşündürdü. Kibirli olmaya gerek yok. Bizim de neslimiz tükenecek ama yeşil bize rağmen hayatta kalmaya devam edecek. 🙏🏼 Doğaya saygı duymak en büyük ibadet.

“Kristal küremde elinde 360 derece kamera olan bir gezgin görüyoruuum!!” 🔮

Burası da Gizlikent Şelalesi. Buraya geldiğimizde iyice kalabalık bir hale gelmişti. Önümüzdeki yıllarda burayı ilk sıraya koymakta ve erken saatlerde gelmekte fayda var.

Kendime not: “Önümüzdeki yıl benzer bir pozu şelale altında ver!”

“Saklı” ve “gizli” olan her şeyi geride bırakırken Kaş’a doğru yola çıktığınızda sağınızda pelikanları görebilirsiniz. Bu, yörenin size “hoşçakal” deme şeklidir. ❤️

Son birkaç söz…

Ülkemiz gerçekten eşi benzeri olmayan bir coğrafya. Ama tanıtım konusunda büyük hayalkırıklığı yaşadığımızı söylemek durumundayım. Anı dükkanları çok yetersiz ve özel değil. Kurallar açık açık yazmasına rağmen çoğu insan uymuyor. (Biz de baret takmadık, mesela)

Elimizde bu kadar güzel bir doğa varken turistik açıdan ıslah edilmesi gerektiği hissini uyandırdı bir vatandaş olarak bende. Bir şeyler doğru değil. Neyin doğru olmadığı da hissedilerek değil, bilen, bu işin uzmanları tarafından değerlendirilmeli.

O çok abartılan Fransız Rivierası (Côte d’Azur) bizim sahillerimizden çok daha güzel değil ama daha özenli, daha kurallı. Nice deseniz, sokaklarında idrar kokusundan yürümeniz mümkün değil. (Abartmıyorum) Denizi deseniz bulanık der, hasta olacağınızı düşünür, girmezsiniz.

Bizim denizlerimiz bu kadar muhteşemken kendimize haksızlık ettiğimizi düşünüyorum. Dünyanın bir numaralı turistik çekim noktalarına dönüşebilmemiz için çok büyük bir potansiyelimiz var.

“Türk Rivierası” daha fazla kullanılmalı!

Turizm alanında hizmet verecek çalışanların Türk ya da yabancı farketmeksizin daha fazla ilgi göstermesi ve yardımcı olması gerekir. Bu da diğer pek çok maddi imkansızlığın neden olduğu açığı fazlasıyla kapatır. İnsanların ihtiyaç duydukları şey, yönlendirme, ilgi ve güler yüz.

Bilgi sahibi olmayan bir Turizmci turistlere yardım edemezse, güler yüz gösteremezse daha fazla gelir elde etmeyi nasıl düşünebiliriz? Sermaye sattığımız kenarda köşede sattığımız iki günde bozulan “şeyler”le gelmez. Bilgi ve güleryüzle gelir. Yörenin tarihi, yörede yaşanan önemli olaylar, belki efsaneler turistik yerleri unutulmaz ve değerli kılar.

Günümüzde “hikaye anlatıcılığı” bu yüzden önemli. Elindekini parlatabilirsen (kendin, sahip olduların, bilgin) güzel sonuçlar elde edebilirsin.

Görüşmek üzere!

Hazel

“Anne kuytusu” olmadan bir yıl yaşamak…

Hem çok özlemek hem her şeyi bildiğini bilmek…

Annem olmadan bir yıl geçti 11 Ağustos’ta…

Babam gittiğinde “büyümeyi” hissetmiştim, annemin yokluğunda ise “annem gibi” düşünmeye başladığımı hissettim…

Bugün üzgün değilim, bugün mutsuz, kaygılı ve kimsesiz hissetmiyorum kendimi…

Çekirdek ailem ve geniş ailem (o da ne demekse) içinde sadece abim var. Bir de kendi kurduğum ailemde eşim.

Bir yıldır düşünüyorum. Bu kadar yakından tanıdığım, kaşının gözünün oynamasından ne düşündüğünü bildiğim, hatta kendimden daha iyi bildiğim ikinci insanımın da gitmesi bana kendimi kötü hissettirmedi.

Animasyon dünyası “gerçek” sayılsa, ikisinin de içimde olduğunu her şekilde kanıtlayabilirim.

Yeni yeni planlar yapmaya başladım annem gittikten sonra. İyi kötü gerçekleştirmeye başladım. Başlamak zordu ama en önemli kısmıydı.

Geçen sene doktorların yoğun bakımın kapısında utana sıkıla üzüle “elimizden gelen her şeyi yaptık, ama annenizi kaybettik” dediği an biraz önce yaşamışım kadar canlı aklımda…

Bir yıl önce bugünlerde önümde dağ gibi sorumluluklar ve bir tek ben…

Şimdi bir yıl geçti. Geniş aile kavramının hiçbir şey ifade etmediğini, gerçekten yalnız başıma kaldığımı iyice anladım.

Neyse ki maddi olarak hiçbir ihtiyacım yok. Ama aralarında nasılsın diye soran da yok. Olmasın da. Bir yıl içinde de hiç olmadı.

Akrabalığım olmayan insanların beni daha çok merak ettikleri bir süreçten geçtim. Onlar iyi ki varlar, annemi anıyorlar, nasıl sevdiklerini anlatıyorlar, bu beni üzmüyor, aksine güldürüyor çünkü annem hayat dolu eğlenceli ve komik bir kadındı.

Bu tarih, küçük ceviz teknemde sevdiğim birkaç insanla yol almaya başladığım tarih.

Günler batar, yeni gün doğar, insanlar değişir, insanların kendi değişir, hava değişir, deniz değişir… Benim hayatta kalma arzum hiçbir zaman değişmez. Hayatı sevme ve yeni şeyler keşfetme heyecanım hep benimle kalır.

Yalnızlık vs. Kendi Başınalık

Varlığımın farkına vardığımdan beri “kendi başıma” kalmak ilaç gibi geliyor… Kendini dinlemek, ihtiyaçlarını belirlemek, vazgeçmek, bir girişimde bulunmak, yapacaklarını ya da yapmayacaklarını gözden geçirmek… Neyi, neden yapacağıma dair kendi kendimi sorgulamak, hiçbir ses duymadan…



Bir süredir aklımda Medium’da bir makale yayınlamak gibi bir plan vardı. O yüzden bu yazının devamını oraya koydum. Bir şey deniyorum. Bana yardımcı olur musunuz? Buraya tıklayarak yazıya ulaşabilirsiniz. 🌻

Ölüm üzerine konuşmak…

Sevdiğiniz birinin bu dünyayı terketmesinin ardından onunla yaptığınız “ölüm konuşmaları” kulaklarınızda çınlıyor. Sizin söyledikleriniz, onun söyledikleri…

Bundan 5 yıl önce olsa, benzer konuşmalarda “saçmalama, kapat konuyu!” derdim, sustururdum… Öyle de olurdu… Bu sene çok konuştuk ölümü annemle… Ben sadece dinledim. Mantıklı geldiği için değil. Hayatın ve ölümün bin bir türlü hali var. Ölüm konuşmaları da hayatın bir parçası. Ölüme dair fikirlerini öğrenmek çok kıymetli aslında. Ölümü konuşmaktan korkmaktansa insanların ölümle ilgili düşüncelerini öğrenmek o kişinin hayata bakışını da anlamanızı sağlıyor…

Bu konuşmaları babamla da yapmıştım. O süreçte babamın gidişi bir sürpriz değildi. Biliyorduk, bir kaç ay içinde bambaşka insanlara dönüşecektik. Öyle de oldu. Babam, “insan ömrünün evrende bir kibritin yanma süresi kadar” olduğunu söylerdi. Ya bir yerde okudu ya da ölümü böyle düşünecek kadar süresi oldu, bilemiyorum. “Öldükten sonra masadan, sandalyeden bir farkımız kalmayacak” diyen de babam… Ona göre ruh diye bir şey yok… Beden yaşadığı sürece var oluruz ve zamanı gelince, organlar işlevini yitirince tüm hikaye sona erer…

Bu, benim en korktuğum şeydir. Ben ruhun varlığını, beden sonrası bir yolculuğu olduğunu ve bu yolculuğun hiç bitmediğini düşünen taraftayım… Varlığın devamlılığının olmadığı düşüncesi ve olan bitenin bu dünyadan ibaret olduğu fikrini reddediyorum. Ruhun olgunlaşması, yeniden başka bir serüveni yaşamaya başlaması saçma gelmiyor. Öğrenilmesi gereken şeyler var ve her şekilde o öğrenemediğimiz her ne varsa onu allem edip kallem edip öğreneceğiz. Son öğrenmekle gelecek ve yeni şeylerle devam edecek dönüşüm.

İlk ölüm tecrübesini 4 yaşımda babaannemin kaybı ile yaşadım. 7 yaşımda anneannemi, 11 yaşımda dayımı kaybettim. Dedelerimi zaten hiç görmedim. Ölüm bir süre için kendini unutturmuştu ki, 2015’te eniştemi, 2017’de babamı ve şimdi de annemi uğurladım…

Annemle ölüm dahil her şeyi konuşurduk… Hatta, “Gittiğinde bana ordan bir işaret çak. Korkarım diye endişelenme, sen olduğunu bilirim, senden mi korkacağım, yapma!” demişliğim bile var! Hala bir işaret göndermedi, bekliyorum 🙂

21 Eylül 2020, annemin aramızdan ayrıldığı kırk gün oluyor… Babam gibi gidişi ayan beyan ortada değildi… Ama ben her “günaydın”ımı ya da her “iyi geceler”imi sonmuş gibi korkarak söyledim anneme babam gittikten sonra… O kadar beklenmedik ama o kadar gelişine hazırdım ki ayrılığın…

Ses kayıtları, fotoğraflar, videolar… Hiçbirinden vazgeçmeyin, sevdiklerinizi çekebildiğiniz kadar çekin en eğlenceli anlarınızda, en doğal anlarınızda, en aklınızda olmayan zamanlarda… Sadece sizin için değil, dünyaya getireceğiniz çocuklarınız ya da yeni tanıştığınız birine sevdiğinizi anlatırken o halini gösterin, kelimelere gerek kalmaz, kelimeler zaten yetmez…

Sevdiklerimiz hayatlarımıza iyi ki girdiler ve iyi ki bizi hayatlarına dahil ettiler… Dünyaya bir ses, bir “insan” ihtimali bırakıp gittiler… Başka ihtimallerin hayalini kurdurarak…

Blog şaşkın: Annem gitti

Hacettepe, 6 Ağustos 2020, 08:42

Annemin kahkahalarla ve geleceğe dair umutlarla ameliyata girdiğini belgeleyen son fotoğrafı. Ameliyattan sonra 2 gün kadar yoğun bakımda kalacaktı, sonra odaya geçecektik. Eskisinden daha sağlıklı bir şekilde hayatımıza devam edecektik. “Plan”, “arzu edilen”, “hesaplanan” buydu.

Annemin son fotoğrafı

Nasıl anlatırım, bilemiyorum. Burası benim hem günlüğüm hem de açık mektup olarak kullandığım bir yer.

Annemi ameliyathaneye uğurladıktan sonra ben de hemen yanda bulunan bekleme salonuna geçtim. Normal koşullarda 11:00’de başlayacaktı ameliyat. Öyle de olmuş. 4-5 saat sürmesi beklenen operasyon çok daha kısa sürede bitmiş. Ama annem anesteziden uyandıktan kısa bir süre sonra ağrısı olduğunu söylemiş ve tekrar operasyona almışlar. Bu şekilde kalpte hiçbir görüntülemede ortaya çıkmayan sorunlarla ilk defa tanışmış olduk.

Hali hazırda aort daralması ve mitral kalp kapakçığı problemleri varken buna divertikül ve kalbin “frajil” yapısı da eklenmiş oldu. Perşembe sabahından Pazartesi gecesine kadar 5 ameliyat geçirdi. En sonunda Salı sabahı kalbi iki kere durdu ve 11:15’te bir esintiye dönüştü.

Süreç boyunca defalarca öldüm, defalarca umutlandım. İki uç arasında nefes alıp verirken ne gündüzün ne de gecenin farkına vardım. Annemin gözleri kapalı olduğu sürece benimkiler de hiçbir şeyi görmedi. En sonunda gözlerimi kör edecek kadar bembeyaz kesildi ortalık… Nefesim daraldı, en yakın arkadaşım, en büyük sırdaşım koskocaman okyanusa karıştı…

Anne kaybı… Tarifi olmayan bir kayıp. Babamın peşine takılıp bu kadar kolay gidebileceğini tahmin etmemiştim. Buraya kadarki anlattıklarım şimdilik bazılarımızın yaşadığı, en sonunda herkesin yaşayacağı insani duygular.

Her kayıp erken, evet. 70 yaşında olsaydım da erken olacaktı. Ayrılmak her zaman çok zor.

Hayalperestlik gibi gelebilir, “kendini avutma” diyenler olabilir ama ben şu durumda bile şükredecek şeylerden bahsetmek istiyorum. Bunu hiçbir zaman unutmamak için ya da bir yerlere karalayıp daha sonra kaybetmemek için buraya yazıyorum.

“En yakın arkadaşım”, “en büyük sırdaşım”, “bu ilişkide kim anne, kim çocuk?” demelerim, sonsuz sayıdaki “iyi ki”lerim, keyfi “keşke”lerim… Hepsi benim kalbimde bir bütün, hepsi annem. Annem hayattayken bile Candan Erçetin’in “Annem” şarkısını bile dinleyemezdim ben…

Bu durumda neye şükrediyorum, biliyor musun? Bir gün eve geldiğimde cansız bedeniyle karşılaşma ihtimalimin olmamasına… Operasyondan kalbin başarılı çıkmasına rağmen beynin zarar görmesi sonucu ömür boyu yataktan kalkamama ihtimalini yaşamadığıma… Ameliyatı gerçekleştiren ekibin halden anlamasına, doktorumuzun bizi ne zaman görse geçiştirmeden bilgilendirmeye değer görmesine, insanın sınırlarını zorlayacak çabalarına…

Belki de en önemlisi; annemle son kez uzun uzun vedalaşabilme şansım olmasına şükrediyorum. Onu mis gibi yıkadım, pamuklara sardım sarmaladım, güller bastım, fularımla uğurladım, hep yanında olayım diye… Bunları yaparken konuştum… Dinledi. Planlarımın hepsini biliyordu, tekrar ettim. Vazgeçecek gibi olduğum zaman üzülürdü. Artık üzülmesine gerek yok, söz verdim çünkü. Bunları yaparken yanımda olacağını biliyorum. Verdiği güçle her zaman yanımda, bunun da farkındayım.

Duygular arası ani geçişler yaşarken dünyanın derdi COVİD-19 ile ilgili de söyleyeceklerim var. Sadece bu süreçte gördüklerimi anlatmam yeterli olacaktır. Yoğun bakımdan annemle ilgili bilgi almak için gitmek üzere çağırdığımız asansörde COVİD-19 ekibi ve bir de hasta vardı. Bilimkurgu filmini andıran o karede tek eksik dumandı… Annemin ölüm haberini duyduğumuzda yoğun bakımdaki hemşirelerden birinin pozitif olduğunu öğrendik. Ama maske taktığı için hiçbir hasta bu durumdan olumsuz etkilenmemiş. COVİD-19 şüphesiyle yalnız Hacettepe’ye başvuranların sayıları bir gün içinde 250’den fazlaymış. Bu durum daha önce hiçbir hastalıkta bu kadar vahim olmamış. Morgda annemin yanında son kez bulunmak üzere girdiğimde ise iki COVİD-19 cenaze vardı. COVİD-19 cenazeleri Ortaköy’de defnediliyormuş. Yakınlarının görmesine izin verilmeden.

Annemi en fazla istediği yere, dedesinin üzerine defnedebilmemiz en büyük iç rahatlığı. COVİD-19 teşhisi konmuş olsa annemi bir daha hiç göremeyecektim. İstediği yere yerleştiremeyecektim.

Annemin kalbi “sürpriz” yapmamış olsaydı, şimdi bu yazıyı başka bir şekilde yazmış olacaktım. Ama ihtimaller denizinde boğulmanın kimseye faydası yok. Ben yaşadıklarımızı ve benim ne kadar çok sevdiğini biliyorum. Bu durum da değişmeyeceği için çok huzurluyum.

Annemi ne kadar çok sevdiğinizi gördüm. Hayatta onun kadar sevilebilmek, enerjisiyle adından söz ettirebilmek en büyük amacım. Kendime ihanet etmeden, yapabileceklerimden fazlası için kendimi zorlamadan, zamanın akışında ilerlerken annem de babam da yanımda olacaklar. Bu da benim inancım ve hissettiğim. Kendi kendime kaldığım zaman içime yerleştirdikleri pusulaya bakmam yeter. 🌻

Bir denizin kıyısında elinizde biralarla, elma dilim patateslerinizle gün batımında beni bekliyorsunuz, o sıcacık deniz kokusu esintisiyle… 💙💛🤍

Babam Nami Çağan ve annem Neşe Çağan ile birlikte…
Kaş Restaurant, yerinde Loop var artık. Bu fotoğraf 2010’da çekilmişti. Abim o sene bizimle değildi. (Seninle olan bir fotoğrafı da bulacağım, merak etme❤️)

Huzurla ve ışıkla…

“Denge”yi Korumaya Örnekler

İçe dönük olmak ya da dışa dönük olmak…

Sadece bir şeyden ibaret olamayız. Hayatın binbir türlü hali var ya, insanın da öyle. Biraz önce bir TED konuşması dinledim. Daha önce yazdığım diğer yazının arkasından iyi gelir diye düşünüyorum.

Yama, bizim sitenin kedisi… O da bir içe dönük…

Kendi kendimize kalmak ve fazlasıyla dışa dönük olmak bizim “olmamız gereken” durumlar değildir. Bu durumlar zaman zaman değişiklik gösterebilirler ve bu değişiklik dengenin korunması için gereklidir. Hep tutarlı olmak namına o anda hissetmediğimiz şekilde dışa dönük olmayı bizi tanımlayan bir özellik gibi öne sürersek dengeyi sarsmış olur, kendi ihtiyaçlarımızı sırf toplum baskısı yüzünden ihmal etmiş oluruz. Herkese hitap etmeye çalışırken “ben”i en fazla ihmal eden yine kendimiz oluyoruz.
Bu noktada sıcacık konuşmasıyla Susan Cane sahneye çıkar… 🙏🏼


https://www.ted.com/talks/susan_cain_the_power_of_introverts#t-1125307

Susan Cane

Denge – Dengelilik – Nefes

IMG_2431

Bir süredir (20 gündür) @HeadSpace ‘in “focus” paketiyle takılıyoruz. Paketin bitmesine 10 gün var. İşte Mayıs sonu gibi odağını sağlayabilmiş bir birey olarak yeniden ortalıklarda (pardon, evde) gezmeyi planlıyorum.

Merak edenler biraz araştırabilir. Meditasyon ancak ilgili insanları heyecanlandıran bir konsantrasyon ve gerçekten “kendini kendine adama” hali.

Bugün Odaklanma paketinde 20. günümü tamamladım. 20 gündür odağımı kaçırmadan etrafıma, bedenime, nefesime konsantre olmaya çalışıyorum, zihnimi başka noktalara kaçırmadan. Fena da gitmiyor aslında.

Bugün hayatımda “nefes” ile ilgili bir düşünce daha yeniden uyandı.

Bir süredir hayattaki dengeleri gözlemlediğimden belki de “denge-nefes” ikilisi bende bir karşılık buldu.

IMG_2431 2

Nefes al… Nefes ver… İlk bakışta çok basit; hatta insanlık olarak kanıksadığımız bu hayati eylem dengenin en açık bir kanıtı…. Gereğinden fazla aldığımızda, gereğinden fazla tuttuğumuzda dengeyi bozduğumuz için “elimizde fazla olsa bile” boğuluyoruz… Nefesimizi gereğinden fazla verdiğimizde, nefes alış-verişlerimizi düzenleyemediğimizde boğuluyoruz.

“Nefes”e odaklandığımda ilk zamanlarda alış-verişlerim titreyerek olurdu… Oysa nefes aldığımızı farketmediğimiz zamanlarda öyle titremeler yaşamıyoruz… Hatta nefes almayı unutuyoruz. Nefes almayı unutuyoruz… Evet… Bunu ilk öğrendiğimde çok şaşırmıştım ama “kaygı”yı en güçlü alt eden şey nefesi hatırlamak… Dolayısıyla özümüzü, kendimizi hatırlamak… Bunları uzman olduğum için değil (Bu konuyla ilgiliyim ama meraklı seviyesinde. Herhangi bir uzmanlığım yok. Kendimi iyi dinliyorum sadece.) hissettiğim için yazıyorum.

“Ay bir nefes aldırmadı!”, “Nefes almadan çalışıyorum!”, “Nefes aldırmıyor!”… Bunların hepsi dengesizliğin başrolde olduğu durumlar! Belli bir bir sorun var ve böyle giderse dengeler altüst olacak ve sağlık başta olmak üzere, şikayet eden kişinin pek çok kaybı olacak.

“Nefes aldırmayan” şey ya da kişi açısından balacak olursam da yine benzer bir durum söz konusu… “Onun tuzu kuru”, “İşleri tıkırında” diye düşünmek de doğru gelmiyor bana… En basitinden “nefes aldırmadığı” kişinin ellerinden, avuçlarından kayması da onun “boğulduğu” nokta olacak…

Bunun için şikayet edilen durumlar kayıplara neden olmadan keşke hemen terkedilebilse… Ama duygular, ihtiyaçlar, zorunluluklar o dengeyi zorlaştıran etmenler…

Durursak ölürüz, bu çok açık. Ama durabilmek ve dengeli bir şekilde yola devam etmek alışkanlıklar, disiplin ve kendimize sadık olmakla ilgili bir döngü bence. Bunları geliştirebilme potansiyeline sahip yaratıklar olmasak bunları bu kadar dert etmezdik. Kimimiz bu konuda kitap yazmaz, kimimiz o kitapları okumazdık.

Çok sevdiğim bir büyüğüm, “Sen elinden gelenin en iyisi olduğuna inanırsan, kimse senin yerini sarsamaz.” demişti. “Sarsılmak” dengelerin şaşması, “sarsılmamak” dengelerin korunması… Bağlı olduğu şey de “elinden gelenin en iyisi”…

Nefes ve denge… En büyük karmaşık ama tılsımlı ikili…

IMG_2431 3

COVID-19 ve Çöp Sorunu

COVID-19 ile ilgili bir yazmayan ben kaldım sanırım. Herkes edebi hale getirmek için pek çok isim verdi bu döneme. Kuşkusuz en fazla andığımız kişi Kolombiyalı yazar Gabriel García Márquez’dir. Bu dönemi yaşama “şansına” erişmiş insanlar “Kolera Günlerinde Aşk”a isim olarak benzettiler ve ortaya şöyle isimler çıktı:

IMG_0627

 

 

“Korona Günleri”, “Korona Günlükleri”, “Korona Zamanı”, “Anna Koronina”, korona korona korona… Ekşi Sözlük‘te bununla ilgili bir başlık bile var.

 

 

Herkesin bu konuda çok yazacak şeyi var. Evden çalışmaya başladığımızdan beri yaratıcılıklarımıza yaratıcılık, yeteneklerimize yetenek kattık. “Balkon demiri yalamayı” özledik. O kadar çok meditasyon, yoga, evde nasıl sıkılmazsınız içerikleri ile bombardıman altında kaldık ki, evde boş boş oturmanın ayıp olduğunu bile düşünmeye başladık. Kitap okuma önerileri çok klişe kaldı. “21. yüzyılda evde nasıl yalnız kalınır”ı çalışıyoruz insanlık olarak. Yalnızlığın ne kadar güzel bir şey olduğunu unutmuştuk. Aksine yalnız kalmanın “eziklik” olduğu ilkokul, ortaokul çağlarında beyinlerimize kazındı. Oysa yalnız kalıp kendi ihtiyaçlarının farkına varmanın lüks olduğunun büyük insanların başarılarının ardındaki en büyük sırlardan biri olduğunu COVID-19 sayesinde öğrendik.

Hastalığın tam olarak ne olduğu tanımlanamadan korkutulduk. Temel bilgiler bize yetmedi. Daha fazlasını istedik. Dezenfektan kullanmaktan kuruyan eller bile zaman zaman prestij aracı haline geldi. Dezenfektan bulmuş ve kullanabilmiş. Halbuki en başından beri suyun sabunun erişilebildiği bir ortamda dezenfektan kullanımına gerek olmadığı da söylendi, eldiven kullanımının çıplak ellerden daha riskli olduğu da.

Çöp Sorunu

Daha çok yakında 14 Eylül – 10 Kasım 2019 tarihleri arasında “yedinci kıta” temalı 16. İstanbul Bienali büyük ses getirmişken, COVID-19’dan sonra “atık” konusu farklı bir boyut kazandı. Ankara’nın en nezih semtlerinde bile yerlerde tıbbi atık görmeye başladık. Hem de sayısız! Maskeler, eldivenler… Bunları toplamak zorunda kalan, hala işine gitmek zorunda olan temizlik görevlileri var. Onların evden çalışabilmesi mümkün değil. Geçimlerini sağlamak zorundalar ve sağlıklarını riske atıyorlar. Hastalığın en hararetli zamanlarında takacak maske bulamadıklarını da hatırlatmak isterim.

Evden Çalışma İmkânı

Bu süreçte evden çalışabilen şanslı insanlardan biriyim. Evde kalmak bir tercih değil, zorunluluk bu dönemde ama uyuyup uyandığımız yerin keyifli olmaması kimsenin suçu değil. Zamanında evi “ev” yapmaya vakit bulamamış da olabilirsiniz. İnsanların böyle kriz dönemlerinden çıkabilmesini sağlayacak şeylerden biri de aslında eviyle çok da ilgilenmeyen insanlar için bir fırsat. Ben onlardan değilim. Çalışma ofisim bile rengarenktir. Saatlerimi geçirdiğim yerin bana ait olması hissini çok seviyorum. Evden çalışma zorunluluğunu “mecburiyet” gibi değil de “fırsat” olarak görmekte fayda var.

Tabi sosyalleşmenin önemi asla azımsanamaz. Sosyal varlıklar olarak insanlar iletişimde  kalmak zorundadır. Sosyalleşmemek insan ömründen çok götürür. Bunun araştırmaları bile yapılmıştır. Sizleri şu linkteki TED konuşmasına götürmek istiyorum. Sosyalleşmek güzeldir ve hayatı yaşanır kılar. Ama içinden geçtiğimiz zamanların sona ereceğini biliyoruz. Bu hastalık yüzünden çok kaybımız oldu ama biliyoruz ki en önemli şey mümkün olduğunca kurallara uymak ve bir değişiklik yaparak çok da sorgulamamak. Bu dönemde hastalıkla ilgili öne sürülen çok fazla fikir var. Resmi kaynakların önerileri dışında başka bir yeri takip etmemeye çalışıyorum. Takip ettiğim kaynaklar, Sağlık Bakanlığı ve Bilim Kurulu üyelerinin açıklamaları. Bir de anne, babalarımızın, aile büyüklerimizin Whatsapp gruplarından aldıkları “sıradışı”, kaynağı belli olmayan mesajları çürüten bir platform olan teyit.org‘u takip ediyorum. “COVID-19 Postası” başlığı ile bu konuyla ilgili ayrıntılı bilgilendirme de yapıyorlar. Takip etmek için abone olmanız yeterli. Daha fazla bilgi kafa karışıklığına neden oluyor.

Teşekkürü Hakedenler

Türkiye’de COVID-19’un ilk görüldüğü 11 Mart’tan bu yana yaklaşık bir buçuk ay geçti. İmkânı olanlar ve işi elverenler evden çalışmaya devam ediyor ama burada hassasiyetle üzerinde durulması gereken meslek grupları var. Normal koşullarda bile pek çok hastalığa maruz kalma riski ile karşı karşıya kalan insanlar ilk başta sağlık çalışanları. “Sağlık çalışanları” çok geniş bir grubu kapsıyor. Açık hava bile olsa pazar yerlerinde belli bir mesafede maskesiz durulmaması söylenirken, kapalı alanlarda saatlerce hastalarla iç içe mesleklerini sürdürmek zorunda kalan insanlardan bahsediyorum. Tabi maalesef bu hastalığa yakalanan çok sayıda sağlık çalışanı var. Arkadaşlarım arasında da çok fazla sağlık sektöründe gece gündüz demeden, evlerine gidemeden çalışanlar var.

Bu dönemde temizlik çalışanları, okula gitmek istemiş, aileleri tarafından gönderilmemiş çok sayıda kadın var. Hayatlarını başkalarının evlerini temizleyerek devam ettirmeye çalışıyorlar. Bu dönem onları daha iyi anlamamızı sağladı. Bizim sorumlu olduğumuz kendi evimiz ve hafta bir defa temizlediğimiz yer. COVID-19 yüzünden artık bir süredir çalışamıyorlar. Çalıştıkları dönemde her gün aynı işleri çeşitli büyüklüklerdeki evleri temizleyerek geçimlerini sağlamaya çalışan bu kadınları daha iyi anladım. Elleri dert görmesin. Hayatlarımızı kolaylaştırdıkları için bir teşekkür de onlara. 👏🏻

Süper market çalışanları ve kuryeler… Normal zamanda da kuryeler konusunda hassas olunması gerektiğini düşünenlerdenim. Böyle dönemde kuryelerin ya da marketlerin siparişleri geç getirmesi ya da karıştırması çok normal. Marketlerde rafları kıtlıktan çıkmışçasına boşaltmanın anlamı nedir? Zaten arı gibi çalışan, tüm günü koşturarak geçiren market çalışanlarına hakaret etmek, bağırıp çağırmak nasıl bir vicdansızlıktır? Bu da yetmiyormuş gibi, sosyal medya üzerinden siparişleri zamanında gelmedi diye marketleri ve kuryeleri aşağılamak ve onlara hakaret etmek nasıl bir şuursuzluktur? 20 yaş altı ve 65 yaş üstü bireyler için demiyorum ama yine belli kuralları gözeterek dışarı çıkabilen bizler, çıkabiliyorken neden sipariş vererek insanların sağlıklarını riske atıyoruz? Bizim karşı karşıya kaldığımız risk 1 ise onlarınki 1000. Bu konuda daha duyarlı olalım, insanları düşünelim.

Biz Ne Yapabiliriz?

Kendimizi sorgulayabiliriz mesela. Bu süreçte aynı evi paylaşan insanların birbirlerini hiç tanımadıklarını itiraf ettiklerine denk geldim. Gerçekten bilinçli ve duyarlı çiftler dışında ciddi sorunlar yaşayan insanların olduğunu biliyorum. COVID-19, #EvdeKal süreci sona erdikten sonra boşanmaların artacağı gibi bir beklenti var. #kadınayönelikşiddet yüzünden hayatını kaybeden çok kadın oldu, aile dağıldı. Çok şey öğreneceğimiz bir dönem.

  • Sabırlı olayım derken kendinizi sinirlendiğiniz konu ya da kişi üzerinden doldurmayın. Deşarj olmanızı sağlayacak şeyler mutlaka vardır. (Sigara ile de deşarj olunuyor diye duyuyorum sağdan soldan.  (hiç içmediğim için bilmiyorum tabi.))
  • İlla da bir hobi ile kendi yeteneklerinizin kapısını tıklatmak zorunda değilsiniz. Yetenek vardır ama heves yoktur. Zorlamayın kendinizi boş oturmak da bir ihtiyaçtır.
  • TV’de sonsuz sayıda COVID-19 konulu program var. İzlemeyin. O programlar çoğunlukla biz izleyelim diye değil, programcılar işlerini yapmak zorunda kaldığı için yapılıyor. İzleseniz de izlemeseniz de mesleklerini yapmaya devam ediyorlar. Psikolojiyi harap eden programlar oluyor genelde. İzleyecekseniz 19:00’da başlayan haberleri izleyin. Beyniniz yanmasın.
  • Aynı evi paylaştığınız insanların yaşam alanlarına saygı gösterin. Örneğin, müzik dinliyorsanız kulaklık takın, herkes sizin dinlediğinizi dinlemek istemeyebilir. Bu da başka bir tartışma sebebinin ortaya çıkmasına neden olabilir.
  • Sipariş vermeyin, marketten kendiniz alın. Hem hareket olur.
  • Bu sürecin geçici olduğunu bilin. Hayatlarımıza devam edeceğimizi, yine eski koşulları (çoğunlukla) yaşamak durumunda kalacağımızı unutmayın.

 

Eve erken gelince…

Eve erken gelince işteyken göremediğim güzellikler olduğunu farkettim. Bugün fırsat bu fırsat bu güzellikleri fotoğraflamaya koyuldum. Aslında farkettim ki hayatımda yapmaktan en fazla keyif aldığım şey fotoğraf çekmek. Bunun için kendimi zorlamadığımı, beslendiğimi, kendimi çok iyi hissettiğimi farkettim. Bir çeşit meditasyon gibi.

Hele de sonbahar fotoğrafları çekmenin hayatımda hiç bu kadar keyifli olmadığını hissettim. Bunda havanın çok soğuk olmamasının da payı var. Sorun şu ki, havanın soğuk olması gerektiğini düşünüyorum. Bugün 25 Kasım. Yıl bitiyor ve hava adamakıllı soğumadı. İstanbul’da Kasım ayı sıcaklık ortalaması 11 dereceyken bu sene 21 derece. Bu durumda gelecek seneler için kafa yormaktan korkuyorum hatta bunu düşünmekten kaçıyorum.

Dünyayı yaşanmaz hale getirdiğimiz halde güzelliklerine hayran kalmak canımı çok sıkıyor…

Bunlar da hayran kaldıklarım… Sıcak renklerine dalıp dalıp gittiğim, şimdiye kadar çektiklerimin en iyileri belki de…

 

Enlight1946Enlight1940Enlight1948Enlight1944Enlight1937Enlight1942

Kendimce Kaynak Biriktirme Teknikleri: 1

“Doktora” lafını duyduğunuz zaman bile benim gibi tüyleri diken diken olanlardan mısınız? Ama kariyerinizi güçlü kılmak için yapmak zorunda mısınız? Her ikisine de “evet 😣” diyenler için kendimce çalışma tekniklerinden bahsedeceğim.

Doktora teziniz için elde ettiğiniz sonsuz kaynaktan nasıl faydalanabilirsiniz?

Şunu belirtmeliyim ki, son teknolojinin geldiği noktayı hayranlıkla izliyorum ve kullanıyorum. Zira ağaç kesmiyoruz, baskı masrafından çıkmıyoruz; okulların veri tabanından ve öğrenciperver hocaların elektronik kaynakları sağlamasından dolayı gayet ekonomik bir şekilde çalışmalarımızı yapabiliyoruz. Kanınızda az biraz “stalker”lık varsa aradığını kaynağı nasıl bulacağınızı bildiğiniz sürece internet teknolojisi en hayatı uzvumuz haline geliyor. Öyle ki, konunuz için önem arz eden sözcüğü aratma işi (ctrl+F) zaman-ekonomik bir yöntem olduğu için de kaynak içinde hocaların tabiriyle spot-on” (nokta atışı) bir şekilde aradığınız şeyi size hemen sunuyor!

Ama derseniz ki, “ben sadece fiziksel kaynaklardan okuyabiliyorum, başka türlü yapamıyorum” o zaman maalesef baskı masrafları artar, zamanınızın büyük bir kısmı belki de yanlış kaynağı didiklemekle geçer. Bu noktada belki de geleneksel yöntemleri (en azından bu süreçte) geride bırakmak yararlı olabilir. Aksi halde bu kadar hızlı ilerleyen bir çağda yol almak çok mümkün olmayabilir. Ben de kalem ve kağıt kullanmayı çok seviyorum ama bu süreçte hıza ihtiyacım olacağı için hayatıma laptopla devam edeceğim.

Elimizdeki elektronik kaynakları nasıl kullanalım, ben ne yapıyorum?

Doktora tez sürecinde sistemli olmak çok önemlidir. Sistemi olmazsanız, uzun zaman kaynaklarınız ve doktora gereçlerinizle ilgilinemezseniz yeniden başa dönmek durumunda kalabilirsiniz ki bu hepimizin (özellikle de bir taraftan çalışıyorsanız) büyük bir sorunu.

Ben kaynaklar için bilgisayarımda bir klasör açtım. Kaynakların yazarları kimlerse soyadlarına göre dizdim. İsterseniz doktora tezinizin alt başlıklarına göre de bir klasörleme tekniği kullanabilirsiniz.

Daha sonra konum için temel bilgiler içeren ilk makaleyi ve bu makaleden çıkaracağım notları görebileceğim şekilde ekranıma yerleştirdim. Bu sayede ikisi de gözümün önünde olacak. Misal:

Ekran Resmi 2019-10-25 15.00.56.png

(Elimle yazmayı çok sevdiğim için ve teknolojiden de kopamadığım için yazıları da MacBook’un ekran yakala özelliğinden faydalanarak yazdım. Daha yeni keşfettim, daha da geliştireceğim. Kırmızı yazıları “İmza” özelliğiyle ekledim.)

Faydalandığınız makalenin künyesini bu dosyaya ekleyin. Unutmayın, her makale için yeni bir Word dosyası açmalısınız. Makaleyi kaydettiğiniz ismi bu Word dosyasına da verirseniz kafanız karışmaz. Bu özetler için de ayrı bir klasör oluşturmanızı öneririm.

“Ama bunun için Zotero, Mendeley vb. var. Bu yöntem çok ilkel.” diyebilirsiniz, haklı da olabilirsiniz ama bazen bu programlar insanları yarı yolda bırakabiliyor. Word içine yüklediğiniz için Word çökebiliyor. Sonra tüm çalışmalarınız tek bir ağaca bağlı olduğu için tam anlamıyla işler sarpa sarıyor. Onun yerinde bu şekilde dağıtırsanız programdan hem daha hızlı hareket edersiniz hem de daha ekonomik olur. Çünkü bahsettiğim programlar bazı ek marifetler için ek tarifeler uyguluyor. E tabi siz bilirsiniz. Dediğim gibi bu benim denediğim, denemeye devam ettiğim baya da içime sinen bir yöntem oldu.

Her zaman önerilerinize açığım.

Sevgiler!